Uluslararası bir sözleşme olan İstanbul Sözleşmesi kadına yönelik şiddet ve aile içi şiddetle mücadele amacı taşımaktadır. Avrupa Konseyi tarafından 2011 yılında İstanbul’da imzaya açıldığı için bu adı almıştır. Kim kadına şiddetten yana olabilir ki? Aile içi şiddetin ortadan kalkması elbette istenen bir şeydir. Konsey bu sözleşmede ülkelerin kültürel farklılıklarını pek hesaba katmadığından bütün bir dünyaya aynı gömleği giydirmeye çalışmaktadır. Aile nedir, aile içi şiddet nedir, hangi fiiller kadına şiddet içerisine girer? Bariz görünür şiddet hariç bu konuda tam bir ittifak yoktur. Kadına karşı artan bir şiddet olduğu, bunun yeni bir şey olmadığı öteden beri bilinen bir şey. Erkeğe şiddet konusu ise pek fazla bilinmediğinden olsa gerek literatüre girmiş değil. İşin hazin tarafı Avrupa Konseyi’nin başta doğu toplumları olmak üzere bütün Müslüman milletleri kadına şiddet noktasında sicili bozuk addetmesi. Peki büsbütün haksız mı? Manzara hiç de öyle söylemiyor. Neden Müslüman toplumlar kendi insani sorunlarını kendi kültür ve medeniyet çerçeveleri içerisinde çözemiyorlar da bu konu Avrupa Konseyi’nin sorumluluk alanına giriyor? Sözleşmenin çıkış noktası kadınlara şiddetin kökeninde kadınla erkek arasında eşitsizlik olduğu yaklaşımına dayanıyor. Bunu ortadan kaldırmanın yollarından bazıları şunlar: “Toplumsal cinsiyet rollerinin ve klişelerinin değiştirilmesi.”, “gelenek, töre, din ya da namus gerekçelerinin herhangi bir şiddet eyleminin bahanesi olarak kabul edilmemesinin sağlanması.”, “toplumsal cinsiyet inşası” gibi önlemler sıralanmakta. Bir milletin kültürel kodlarını sözleşmelerle değiştirmek ilk başta sosyolojik kıstaslara aykırıdır. Bugün kadınların toplumsal mağduriyet, şiddet ve hukuksuzluğa maruz kalmasının temel sebebi İslam’ın kadın hakları hassasiyetinin ve aileye yüklediği anlamın iyi bilinmemesidir. Gerek Kur’an-ı Kerim gerekse Hz. Muhammed’in (S.A.V.) hayatı cinsiyet çatışmasına hiçbir zaman mahal vermemektedir. Farklılıklara eşitsizlik anlamı giydirmek konuya daha başta problemli yaklaşmaktır. Mesela Kur’an’ın Hucurat Suresi 13. ayetine bir bakalım: “Ey insanlar! Şüphe yok ki biz sizi bir erkek ve bir dişiden (kadından) yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız ona karşı gelmekten en çok sakınanızdır.” Ayetten de anlaşılacağı üzere farklılık tanışmanın asli unsurudur. Şayet bu tecessüs ve merakı harekete geçiren farklılıklar olmamış olsaydı insanın ve tabiatın dengesi şaşardı. Bu durum sünnetullaha ve Allah’ın kaderine (ölçüsüne) uygundur. Tabiatta farklılıkların belirleyicisi Allah’tır. Cinsiyetleri belirleyen de odur. Toplumsal cinsiyet anlayışı bu anlamda fıtrat ve de hilkate müdahaledir. “Bir çocuk erkek ya da kız olarak dünyaya gelir, lakin hangi cinsiyeti seçeceğine toplumsal hayat içerisinde karar verir” gibi bir anlayış ilahi tefrik yasasıyla bağdaşmaz. Bundan en çok zarar görecek olan da aile ve toplumdur.
Ailenin toplumun çekirdeği olduğunu düşünürsek biyolojik cinsel kimliğin muhafazasından en çok anne-baba sorumludur. Tıbbın konusuna giren cinsel yönelimleri toplumların genel geçer hareketleri gibi yansıtmak en başta bu insanlara karşı bir haksızlıktır. Bedenleri ile ruhları arasındaki kavgayı bir türlü sonlandırıp baş edemeyen kişilerin problemi de İslam’ın içerisinde çözümsüz değildir. Zira dünya dünden bugüne kurulmuş bir yaşam alanı değildir. Yüzyıllar öncesi de insanların bu tür sorunları vardı ve tevhidi dinler bu meseleye insancıl ve de ahlaki biçimde çözümler sunmuştur. Kadın-erkek ilişkilerinin çimentosu başta sevgi olmak üzere dini ve ahlaki sorumluluk bilincidir. Buna sahip olan eşlerin birbirlerine karşı adaletsizlik ve haksızlık yapmaları kolay değildir. Yasalar maşeri vicdan, toplumsal ahlak ve milli kültürle uzlaşmadığı takdirde hayati anlamda toplumu müspet değiştirme özelliklerini yitireceklerdir. Toplumların dokusuyla oynayan hiçbir sözleşme ya da anlaşma uzun ömürlü olamaz. İstanbul Sözleşmesi’nin toplum tarafından daha yüksek sesle tartışılması önem arz etmektedir. Rusya, Azerbaycan, ABD, Kanada, Japonya ve Meksika gibi ülkelerin imzalamadığı ve birçok ülkenin de üzerine şerh düştükleri bu sözleşmenin iptal edilmesi memleketimiz açısından hayırlı olacaktır. İnsan insanın kurdu değil yurdudur prensibine dayalı bir medeniyetin mensuplarıyız. Kadının dokunulmazlığı üzerine yüzlerce referans sıralamak mümkün. Sadece Veda Hutbesi’nde Peygamberimizin kadınlarla ilgili şu satırlarıyla yetinelim: “Ey insanlar! Sizin kadınlarınız üzerinde haklarınız vardır. Ama onların da sizin üzerinizde hakları vardır. Onlar sizin haklarınıza riayet etmelidir. Siz de onlara iyi muamele etmelisiniz.”