İstanbul, sen insanları ettin şair…

Abone Ol

Sanki salgından önce son kez İstanbul temaşasında insanlar.

Olur ya bir daha göremem kaygısıdır.

Kimi hayatında hiç görmemiş.

İlk kez gelmiş Anadolu’dan ya da yurtdışından.

İstanbul’da doğup yaşasalar da, yeniden görüyormuşçasına hayranlıkla izlemekte her seferinde, benim gibi kimileri de.

Ne kadar seyredeyim ki usanayım.

Kırık alınlıklı bir çeşmesini.

Yarısı yanmış ahşap konağın dantel gibi süslü kararmış saçaklarını.

Sayvanlarında yaşlı bir hanımın çiçeklerini suladığı tablolara bakakalırım.

Çocukluğum Otağtepe’de geçti.

Necip Fazıl, mutlaka burada yazdı:

“Servi, endamlı servi, ahirete perdelik...

Bulutta şaha kalkmış Fatih’ten kalma kır at;

Pırlantadan kubbeler, belki bir milyar kırat...

Çiçeği altın yaldız, suyu telli pulludur;

Ay ve güneş ezelden iki İstanbulludur.”

Otağtepe’den bir ressamın simetrisi ile izlerdim.

İki yakayı iki kaşın gibi görürdüm.

O iki yaka arasında akan boğaz, gözlerindi.

Minareler, kirpiklerindi.

Kubbeler, yüzündeki en sevimli, en belirgin benlerdi.

Gözlerinin ardında başka gözler arardım.

Varmış meğer.

O güzel boğaz suları altında akan bir başka nehrin varlığını sonraları öğrendim.

Ki Yahya Kemal’de, Firuze nehrini aramaktadır:

“Kandilli, Göksu, Kanlıca, İstinye nerdeler?

Som zümrüt ortasında, muzaffer, akıp giden

Firuze nehri nerde? Bugün saklıdır, neden?”

O tepeden bin yıl seyretsem doyabilir miydim?

İstanbul şairi Y. Kemal de, bizler gibi bir tepeden bakmış sana:

‘’Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul!

Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer.

Ömrüm oldukça, gönül tahtıma keyfince kurul!

Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer.

Nice revnaklı şehirler görülür dünyada,

Lakin efsunlu güzellikleri sensin yaratan.

Yaşamıştır derim, en hoş ve uzun rüyada

Sende çok yıl yaşayan, sende ölen, sende yatan.’’

Yatırların en fazla, kadınların kankasıdır.

Karşı kıyıdalarsa eğer daha erken kalkıp o gün, gidip ziyaret edeceklerdir.

Bu yüzden her yatırında, her mescidinde, her çeşmende anne kokusu alırım.

O gül yüzlü annemle bir bayram çocuğu gibi ne kadar sevinçle koşardık şadırvanına, Süleymaniye.

Muhtemelen Orhan Veli de tıpkı benim gibi, annesini anımsayıp başını sinesine dayayıp, İstanbul’u dinlemekte:

“İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı;

Serin serin Kapalıçarşı,

Cıvıl cıvıl Mahmutpaşa

Güvercin dolu avlular”.

Babamın manav dükkânına meyve kasaları taşıyan at arabası; çavuş üzüm, kınalı yapıncak, mürdüm eriği kokardı.

Bedri Rahmi de,

“İstanbul deyince aklıma

Bir sepet kınalı yapıncak gelir’’ demekte.

Hepimizin İstanbul’u ayrı güzeldir, Z. Osman Saba’nınki de öyle:

“Elimi tutar gibi iki yanımdan,

Babamın yattığı Küçüksu,

Anamın toprağı Eyüp Sultan.

Önümde, açık kollarıyla Boğaz,

Çengelköy’den aktarma Rumelihisarı.

İstanbul, İstanbul’um benim.’’

İki yiğidin, iki yakanda durur, daima gözlerine bakarlardı.

Karşılıklı iki hisar.

Sana yan bakanın yakasına yapışmak için.

İstanbul; kimsede yoktur maharet, sen insanları ettin ressam, romancı, heykeltıraş, şair…