İstanbul Kuşatma Altında I

Abone Ol

İstanbul duygusu insanda derin bir etki uyandırıyor. İstanbul ruhunu özümsemişlerin, İstanbulsuz olmaları ve yaşamaları düşünülemez. İstanbul, büyük medeniyetimizin bir simgesidir. Bir çok unsuruyla runumuzda kristalize olmuştur. İstanbul simgesi ve ruhu medeniyetimize ait bütün unsurların inceliğini barındırıyor. Her unsur en  kavramıyla ifade edilebilecek bir özgünlük taşımaktadır. İstanbul şiiri, musıkisi, mimarisi, Türkçesi, insanı başka merkezlere göre farklılıklar taşımaktadır. İstanbul Türkçesi zariftir, o Türkçeyle konuşmak idealdir. İstanbul şiiri büyük bir şiirdir. Bu şiir, dünya şiir tarihinde özel bir yere sahiptir. Mimarisi ise dünyanın hiç bir yerinde rastlanmayacak bir zerafete sahiptir. Mimar Sinan, bu zerafetin doruğudur. Musıkisi ruha hitab eden, insanı derin duygulara götüren bir ritme sahiptir.

İstanbul ruhu, insan üzerinde derin etkiler uyandırıyor. O ruhtan beslenenler, onsuz yapamayacaklarını bilirler. Bu ruhu tatmış olanlar, bu büyük merkezden uzaklaştıklarında hayatları boyunca bir özlem duygusu yaşarlar. Kendi yurtlarına da gitseler sıla ruhunu yaşamaya devam ederler.

İstanbulu bilmeyenler ve tanımayanlar ise İstanbulun engin ruh denizini hep merak ederler. Acaba ne zaman bu büyük kente ve ruha erişiriz duygusu içinde olurlar.

İstanbul özlemi ve duygusu sadece bizim milletimize has bir duygu değildir. İstanbul Müslümanlar tarafından fetholunduktan sonra Batı için büyük bir yara olmuştur. Bu yara hiçbir zaman kapanmamıştır. İslâm âlemi ise, kendisine muştulanmış ve bağışlanmış olan İstanbul üzerine tarih boyunca titremiş, bu ruhu özümsemiş, korumuştur. Batı kompleksi ve yabancı duygusu belirdikten sonra, içine giren kurtlarla kemrile kemrile bugüne kadar gelinmiştir. Bu kemirmeler bugüne değin İstanbul ruhunu yenememiş ve istenilen sonuca varamamıştır. Ne yazık ki, millet olarak kendi kurdumuz olmuş, kendi kendimizi tüketmeye başlamışızdır. Bizim için en acı olan yanı da budur.

Yabancı kurumlar ve yapılar bir yere girdiklerinde kavramlarıyla birlikte geliyorlar. Üzerimize bir karabasan gibi çöken bazı kavramlar zaman içinde kendi varlıklarını ve ruhlarını duyumsatmaya başlıyorlar. Bunlardan biri de Patron kavramıdır.

Patron: Fransızca bir sözcüktür. Sözlük karşılığı ise: "Bir ticaret veya sanayi kurumunun sahibi, başı, işvereni" olarak geçiyor. İlkin bu kavrama baktığımızda yadırganası bir durum söz konusu edilemez, edilmemelidir gibi görünüyor. Öyle ise sorun nedir

Şunu bilmede yarar var: Kurumlar kavramlarıyla, kavramlar ise ruhlarıyla birlikte geliyorlar. Bu yabancı kavramlar, girdikleri yerlerde toplumları da kendi mantığının içine alıyorlar.

Her uygarlık ve oluş kendi ruhunu oluşturuyor.

"Patron" kavramı siyasal literatürümüze ne zaman, nasıl girdi, nasıl bir seyir izliyor Geçen yüzyılın başından itibaren yerli sermaye ile yabancı sermaye arasındaki çatışma bir uyanış hareketi de oluşturmuştur. Yerli sermaye kendi başına olmak yerine yabancı sermaye ile ortaklaşa kurumlaşınca onlar ruhlarını, yerli sermaye diyebileceğimiz kurumlara da sindirmişlerdir. Bu, uzun bir süre etkisini belirginleştirmeden, kendisini fazla hissetirmeden bugüne gelinmiştir. Siyasa adamları, daha çok siyasayla ilgilendiklerinden, ticaretle mesafeli olmuşlardır. Siyasa adamları imkânları kullanarak sınırlar içinde, çok fazla olmamak kaydıyla bir şeyler edinmişlerdir. Patron siyaseti mantığının ilkini, Süleyman Demirelin başbakan olması, kardeş ve yeğen gibi yakın aile mensuplarının adının karışmasıyla ortaya çıkmıştır. Nihat Erimin anılarından anladığımız kadarıyla, Süleyman Demirelin kardeş ve yeğenlerinin bu tür yolsuzluklara karışması ciddî bir tedirginlik oluşturmuştur.

Daha sonra siyasal literatüre Patron kavramını, doğrudan Turgut Özal gündelik yaşamımıza sokmuştur. Onun bu bakışı, toplum üzerinde birden farklı bir hava estirmiştir. Serbest Piyasa Ekonomisi adı altında, fütursuzca, sağa sola bir saldırı başlanmıştır. Yolsuzluk, talan bu dönemin bir dönüm noktasıdır. Özel televizyonlarla birlikte işadamlarının siyasayla içiçeleşmesi bu yeni dönemin habercisidir. "Benim memurum işini bilir" bakışı genel bir yaygılık kazanmıştır. Ahlâki çözülme de 1980 sonrasına tekabül etmektedir.