Karadenizli bir vatandaşımız gurbete çalışmaya gitmiş.
Bir gün bakmış ki şehrinin plakasını taşıyan bir kamyon. Derhal gidip tekerin
birinin havasını boşaltmaya başlamış. Bir yandan da boşalan havayı içine
çekiyormuş. Kendisine, Ne yapıyorsun diyenlere, gayet rahat şu cevabı
vermiş: Memleket havası alayrum da O Karadenizli vatandaş gibi, ben de bir
müddet geçince İstanbul havası nı özlüyorum. Evdekiler de bunu hissediyor ve
Senin İstanbul a gitme vaktin geldi diyorlar.
İstanbul un yanımızdaki değeri bir başka. 33 yılımız
geçmiş. Havasıyla, suyu ile kültürü ile yoğrulmuşuz. Nice güzel insanıyla
hemhal olmuşuz. Herkesin gözünde İstanbul un farklı bir yeri olabilir. Benim
için İstanbul, kültür demek, kitap demek, ilim ve irfan demek. Gerçek âkil
insanların harman olduğu diyar demek.
Gâzi şehrimizde sağ olsunlar üniversite kütüphanesinin
idarecileri ilgi göstermekte ve neredeyse kütüphaneyi bana teslim etmekteler.
Halk kütüphanesinde de aynı şekilde rahat çalışma imkânı bulabiliyorum. Ancak
buradaki kütüphaneler İstanbul daki kütüphanelerin yanında çok fakir kalıyor.
Onun için mecburen İstanbul a gidip kütüphanelere dalıyorum. Çalışmalarım için
gerekli dokümanları temin edip dönüyorum.
İstanbul da, gerçek âkil insanlarla sohbet edip kafamızı
dolduran düşünceleri teâti etme fırsatı buluyoruz. Gazetedeki arkadaşlarla, bir
çay içimi sohbette bile nice mühim konulara elense çekiyoruz. Oysa bizim
hemşeriler öyle mi Kitaba, ümmetin ve memleketin meselelerine ilgi duyan bir
adam gördüm mü neredeyse sevinçten elini öpeceğim. Öğretmen emeklisi bir
komşuma kitap hediye etmek istedim. Kitap okur musunuz dedim. Hocam, inanın
ki ben hiç kitap okumuyorum! dedi. Yüzüne üzüntüyle baktım. Benim için
okumayan insan acınacak insandır. Hele yalnızca rahatını, keyfini, dünyasını
düşünen insanla hiç işim olmaz. Bir sohbetimize gelen bir hemşerim şöyle
demişti: Ağam, inan ki ben gece gündüz ne yiyeceğimi düşünüyorum. Mesela,
yarın öğleyin balcan [patlıcan] kebabının yanına ne yaptırsam, diye
düşünüyorum. De şimdi bununla ne konuşacaksınız ..
İstanbul da hayat çok hızlı. Yolda kostak kostak yürüyene
hiç rastlamazsınız. Herkes koşturuyor. Otobüse, tramvaya, metrobüse binmek için
koşar adımlarla gidiyorlar. Bu vasıtadan inip bu defa bir an önce evlerine
ulaşmak için koşturuyorlar. Trafik de aynı şekilde. Yeşil yandı mı bir salise
dahi beklemeden fırlıyorlar. Bizim hemşeriler öyle mi Çok rahat adamlar. 70
km. sürat tahdidi olan yolda 30 km. süratle, hem de sol şeritten gidiyorlar.
Sekiz senedir trafikte onların bu rahatlığına alışamadım. Bir de yeşil ışık
yandı mı, en az 4-5 vasıta geçme müddeti düşünüyorlar. Neredeyse geçsek mi
geçmesek mi diye istihareye yatacaklar.
İstanbul da nicedir gördüğüm bir uygulama da şu.
Ağaçların diplerine pet şişelerden kesip imal ettikleri kaplara su ve yiyecek
koyuyorlar. Sokak köpekleri, kedileri, kuşlar için. İçimden İstanbulluları
tebrik ettim. Bazı günahkâr insanların, hayvanlara merhamet ettikleri, onlara
su ve yiyecek verdikleri için günahlarının af olup Cennet e girmeye hak
kazandıklarını belirten pek çok hadis-i şerif var. Bu gibi sadakalar çokça
belânın def olmasına vesiledir.
İstanbul Fethini Peygamber Efendimizin (asm) müjdelediği
kutlu belde. Asıl ismi İslambol Asırlarca İslâm ın kalesi olmuş, dünyanın en
büyük İslâm devletine payitahtlık yapmış, Hilâfet merkezi olmuş. Bütün ümmetin
ümid kaynağı, gözbebeği olmuş. İnşallah yine o güzel, mesud, ihtişamlı
günlerine kavuşur. Ayasofya dan yükselen Ezan-ı Muhammedî ile eski günlerdeki
gibi yeniden İslâm ın nâdide incisi olur.
Not: Gazeteye her gidişimde kendisini masasında başını
işine gömmüş halde gördüğüm Ahmet Görükoğlu kardeşimin vefatını üzüntüyle
öğrendim. Merhuma Rabbim den rahmet, başta Selman ve Osman Görükoğlu olmak
üzere yakınlarına ve mesâî arkadaşlarına sabr-ı cemil dilerim.