Issızlık

Abone Ol

Su içinde susuzluktan boğulmayı nasıl açıklamayabilirsek, bilginin bir dokunuşluk uzaklıkta bulunduğu bir dünyada “cehalet”in neden bu kadar baskın bir niteliğe büründüğünü anlamlandırmak da o derecede anlaşılamaz. Bir defa, bilgi eksikliğini, yetersizliğini, hatta bilgisizliği, her hâl ve şartta “cehalet” durumuyla eş anlamda düşünmemek gerekir. Bilgisizlik, bilgi eksikliği veya yetersizliği, imkân ve şartların yeterli şartlarda gerçekleşmemesiyle ilgilidir. Ancak bilgisiz veya bilgi yetersizliği içinde olmada, özne konumunda bulunan insanın iradesi, isteği veya merakı, her an harekete geçecek niteliktedir. İmkân ve şartlar elverişli bir özellikte ortaya çıktığında, o kimse, eksikliğini, yetersizliğini gidermeye yönelir. Çünkü içindeki irade, istek, özellikle merak, avını gözleyen aslan gibi hep tetiktedir. Hatta insanın içindeki o irade, istek ve merak, bizzat sahibine rağmen, bilgiye her an yönelik ve hazır durumda bulunduğu için kendiliğinden harekete geçer. Bilimde, düşüncede, sanatta yeni, beklenmedik bilgiye, kavrayışa, üslup ve ifade ediş tarzına ulaşmalar, işte söz konusu merakın, irade ve isteğin sonucu olarak ortaya çıkmışlardır. Hamamda yıkanırken, çanaktaki suyun kolunu kaldırmasıyla “kaldıraç gücü”nü “buldum”(euroka) diyerek sokağa fırlayan bilginin, Arşimet’in, sürekli tetikte yaşayan merakının somutlaşmasıdır.

Buna karşılık, “cehalet”, ilk anlamı itibariyle bilgisizlik gibi görünse de, aslında merak ve bilgi ilişkisinin kesin olarak koparıldığı bir durumu ifade eder. Öncelikle, “cehalet”, insanın irade, istek ve merakının ortadan kaldırıldığı bir durumdur. Bu bağlamda, “cehalet”, insanın, insan olarak “hakikat” konusunda kendisini bağımsız, bir anlamda sorumsuz kılma niteliğine sahiptir. Cehalet konumunda olan kimse bakımından, hakikatin, asla bir olgu konumunda tasavvur edilmesi imkân dâhilinde değildir, olamaz da. Çünkü hakikatin, velev ki imkân dâhilinde tasavvur edilsin, bu onun varlığını kuşkulu hale getirici en büyük, en endişe verici, en korkutucu ihtimaldir. Cehaletin bizzat kendi içinde sarsılması, çözünür olması, bütünlüğünün her an parçalanabilmesi, mutlaklığının ve kesinliğinin tartışılır bir özellik taşıması demektir.

Bu çerçevede, İslam’ın tebliğ edilmeye başlandığı andan itibaren, önceki dönemin “cehalet” olarak tanımlanması, bilginin niteliğiyle değil, bilginin alıcısı olan insanın zihniyle ilgili bir durumun açıklanması söz konusudur. Cehalet ya da “Cahiliye” dönemi tanımlaması, insanın hakikat karşısındaki inkârcı, yok sayıcı, buna eş olarak da hakikatin, gerçeğin bilgisini irade etmeme, istememe, merak etmeme durumunu ve konumunu anlatır. Hakikat olana, yani Allah Resulünün bildirdiğine karşı takınılan tavırlar, gösterilen tepkiler, ortaya konulan düşmanlıklar, cehaletin kendi varlığının mutlaklık ve kesinlik sanrısının çeşitli göstergeleri olmuştur.

Ne var ki, cehalet, kendi varlığını binbir çeşit görünüşe dönüştürme becerisine de sahip olmuş, hep bu özelliğini muhtelif dönemlerde gerçekleştirmekten geri durmamıştır. En sinsi ve tehlikeli görünüşü, kendini hakikatin temsilcisi, savunucusu, hatta hakikatin bizzat kendisi olarak sunma kıvraklığıdır. Bir anlamda, cehalet, nice bir zamandır, Müslüman toplumlarda kendisini hakikat temsilcisi, savunucusu, koruyucusu şeklinde, çeşitli yöntemleri pervasızca kullanarak ortaya koyması ve kabul ettirmesi olmuştur. Basit bir akıl yürütmeyle bile, cehaletin Müslüman toplumlarda, en görünür haliyle siyasi, iktisadi, bir ölçüde kültürel alanda iktidar konumunda tutabilmesini gözlemlemek mümkündür. Bu iktidarların varlığı, cehalet döneminin bütün özelliklerini kuşanmış olmasında kendisini açıkça gösterir. Yoksulluk, zulüm, insan hak ve özgürlüklerinin ihlali ve yokluğu, iç ve dış çatışmalar, bilgi, bilim, düşünce ve sanat alanında gerilik, bireysel ve toplumsal güvensizlik ve geleceksizlik, hemen göze çarpan verilerdir. Kısaca, ıssızlık, hayatsızlık, insansızlık.