İsrail’in çevresi mübarek kılınmış topraklarda yürüttüğü soykırım yalnızca İslam şehirlerinin işgali ile sınırlı olmayan ve insanlık tarihinin en dejenere ve en barbar sömürgecilik pratiklerinden biridir. İsrail, organ nakli ameliyatı ile dünya rekoru kırdığını açıklarken bu organların Filistinlilerden soykırımla alındığı gerçeğini ise saklamaya bile çalışmıyor artık.
Tel Aviv terör rejiminin küresel kamuoyunda bir "insani yardımlaşma ve organ bağışı modeli" olarak kendini pazarlama arsızlığı on yıllardır süregelen adli tıp itirafları, uluslararası insan kaçakçılığı davaları ve Filistinli kurbanların yağmalanan cesetleriyle suçüstü yakalandığı gerçeğini örtbas etmeye yetmemektedir. Gelişmiş ülkeler arasında organ bağış kartı imzalama oranı yüzde 14 gibi en dip seviyelerde olan İsrail toplumunda organ nakli sayılarında yaşanan ani ve devasa patlamaların rasyonel hiçbir açıklaması yoktur. Siyonist rejimin önde gelen organ nakli kuruluşu Matnat Chaim’in resmi canlı donör istatistikleriyle uyuşmayan şüpheli verileri ve aradaki yüzlerce organlık karanlık açık, doğrudan Gazze’den kaçırılan ve içi boşaltılarak geri gönderilen bedenlerin gerçeğini belgelemektedir.
Irkçı Organ Yağması
İsrail ordusunun Gazze’den kaçırdığı ve daha sonra toplu torbalar içinde iade ettiği Filistinlilere ait cesetler devlet eliyle işlenen sistematik bir tıbbi vahşetin en somut kanıtlarıdır. Şifa ve Nasır hastanelerindeki adli tıp uzmanları ile bağımsız insan hakları örgütleri, iade edilen onlarca cesette kornea, kalp, karaciğer ve böbrek gibi hayati organların cerrahi müdahaleyle çalındığını ve içlerinin pamukla doldurulduğunu açıkça belgelemektedir. Bu durum yeni bir iddia değil. 1990’larda İsrail Adli Tıp Enstitüsü’nün baş patoloğu Yehuda Hiss’in Filistinlilerin cesetlerinden izinsiz organ ve deri alındığını itiraf etmesiyle kanıtlanmış kurumsal bir devlet politikasıdır. Moldova’dan Filipinler’e, Kıbrıs’tan Suriyeli mültecilere kadar uzanan küresel organ kaçakçılığı şebekelerinin arkasından sürekli İsrail vatandaşlarının çıkması bu vahşetin sınırları aşan boyutunu göstermektedir. Bu tıbbi barbarlık, işgal ordusunun ve sağlık sisteminin ahlaki çürümesini besleyen, "bir Yahudi'yi kurtarmak için masum bir gayrimüslimin organının alınabileceğini" savunan ırkçı ve faşist teolojik fetvalarla da açıkça meşrulaştırılmaktadır.
Siyonist Meşruiyetin Küresel Çöküşü
İsrail, dünyadaki imajını yapay bir "demokrasi, teknoloji ve mağduriyet" miti üzerine inşa etmiştir. Ancak sadece bu organ hırsızlığı ve tıbbi sömürgecilik gerçeğinin tüm çıplaklığıyla dünyaya haykırılması rejimin küresel meşruiyetini geri dönülemez bir şekilde yerle bir etmeye yetecektir. İnsanlık tarihi göstermiştir ki askeri çatışmalar veya toprak işgalleri egemen güçler tarafından bir şekilde siyasi kılıflara uydurulabilir, ancak savunmasız sivillerin ve çocukların cesetlerini birer "organ deposu" gibi yağmalayarak ticaretini yapmak insanlığın ortak vicdanında asla affedilemeyecek mutlak bir kırmızı çizgidir. Bu canavarlığın net bir şekilde kanıtlanıp kitlelerin hafızasına kazınması İsrail’i tüm dünyanın gözünde uygar bir devlet değil, insanlık dışı vahşi bir suç odağı haline getirecektir.
Bu korkunç hakikat, siyonizmin dokunulmazlık zırhını parçalayacak, maskesini düşürecek ve tüm insanlığın kolektif ve kaçınılmaz nefretini bu suç şebekesinin üzerine çekecektir.
Hepimiz Sorumluyuz
İsrail’in son dönemde bunu hiç saklamasa da önceleri on yıllar boyunca milyarlarca dolar harcayarak saklamaya çalıştığı bu tıbbi faşizmin ifşa edilmesi apartheid rejiminin ahlaki ve hukuki olarak çöküşünü hızlandıracak en güçlü silahtır. Fakat bu gerçekler Batı medyasının uşaklığı ve İsrail lobisinin tehditleriyle sansürlenmektedir. Tam da bu noktada başta Türk medyası olmak üzere vicdan sahibi tüm küresel basın organlarına bu karanlık yüzü dünyaya anlatmak için tarihsel ve insani bir sorumluluk düşmektedir. Türk medyası bölgedeki güçlü konumuyla bu vahşeti sıradan bir dış haber olmaktan çıkarmalı; çok dilli belgeseller, adli tıp raporlarına dayanan yazı dizileri ve uluslararası panellerle küresel bir medya taarruzu başlatmalıdır. Batı kamuoyunun kendi vergileriyle fonladıkları haydut devletin gerçekte ne kadar iğrenç bir suç zinciri yürüttüğünü anlaması için bu analizler İngilizce, Fransızca ve Almanca gibi dillerde dünya medyasına pompalanmalıdır. İsrail’in işlediği bu insanlık suçlarının uluslararası mahkemelerde cezalandırılmasının yolu medyanın bu barbarlığı her gün dünyanın yüzüne çarparak rejimi insanlığın vicdan mahkemesinde ebediyen mahkum etmesinden geçmektedir.