İSRAİLİN MASUMİYET KARİNESİ

Abone Ol

2010’da İsrail tarafından gerçekleştirilen Mavi Marmara baskını, havada kalan boş verbal açıklamaların ardından gerisinde çeşitli spekülasyonlar bırakarak maalesef Türk-İsrail seyir defterinde kapanması güç acı bir yara bırakarak saman alevi gibi sönüp gitti.

Hükümet, Mavi Marmara’dan sonra, İsrail’e yönelik şimdiye kadar izlediği tüm politikalarında herhangi bir sapma veya rota değişikliğine gitmemiştir. Bu konuda bir şeyler yapmamanın yanında, sadece demagojiyi ikame etmeye çalışarak ucuz politika yolunu seçmiştir. Bu çifte standartlı uygulamaları yüzünden toplumun gözünde, sadece “paper tiger” (kâğıt kaplan) tiplemesi olmaktan öteye gidememiştir.

Monako’daki Dünya Siyaset Konferansı’nda İsrail radyosuna konuşan Başbakan Yardımcısı Ali Babacan, “Türkiye için önemli ve uzun yıllara dayanan ilişkilerimizi İsrail ile tekrar düzeltebiliriz” sözleriyle, ister istemez İsrail ile siyasi özdeşleşmenin (aynileşmenin) örneğini ortaya koymuştur.

Benzer şekilde, eski İsrail istihbarat şefi Amos Yadlin de, 2010 yılında dokuz kişinin ölümüyle sonuçlanan Mavi Marmara baskınının hata olduğunu belirtmesinden sonra, İsrailli Bakan Amir Peretz’in 4 Aralık Türkiye ziyareti ilişkilerde yeni adımları da beraberinde getirmiştir.

Nitekim bu yıl Türkiye’den Ben Gurion’a yapılan haftalık uçuş sayısı 53’e yükselmiş, 59 aktarma uçuşla birlikte toplam uçuş sayısı 112 olmuştur. Bu yıl İsrail’den Türkiye’ye gelenlerin sayısı ise %63’lük bir artışla 526.469’dan 856.982’ye ulaşmıştır.

Bunun üzerine, El Al Havayolu CEO’su Elizer Shkedi, Başbakan Benjamin Netanyahu’ya mektup yazarak, İsrail havayolunun bir an önce Türkiye’ye uçuşlarının başlatılmasını istemiştir. AKP Hükümeti’nin İsrail’e ekstra güvence vermesi üzerine, İsrail Havayolu şirketi Al Al’ın Türkiye uçuşları 17 Aralık krizinin hemen akabinde,18 Aralık’ta başlamış oldu.

Babacan’ın, “İsrail’le ilişkileri tekrar düzeltebiliriz” şeklindeki ifadesi aslında İsrail-Türkiye ilişkilerinin ulaştığı noktayı da ortaya koymaktadır. İsrail, Mavi Marmara’da hayatlarını kaybeden ailelere ödenecek 15–20 milyon doların “ailelere yardım” şeklinde olmasında ısrar ederken, Türk Dışişleri ise bunun “tazminat” şeklinde belirtilmesini arzulamaktadır. Bu konuda da aslında beklenen sona gelinmiş durumdadır.

Erdoğan, afisyonado (amatör matador) gibi 17 Aralık operasyonu ile ilgili “dış güçler” işaretiyle konuyla ilgili kaygı ve düşüncelerini ortaya koyarken, “günü kurtarmak” amacıyla yapılan bu açıklamanın ne derece gerçekçi olduğu ise üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur.

İşin ilginci, Türk-İsrail ilişkilerinin eski konumundan daha sıcak ve samimi bir ortamda gelişme gösterdiği bu günlerde, Başbakan’ın 17 Aralık’ta gerçekleştirilen operasyonun arkasında İsrail faktörünü işaret etmeye çalışması, sorunların üstesinden gelmek yerine, sadece şov yapma kabilinden adımlar atarak, içteki akut boyutlara ulaşmış sorunları çözme yerine, hedef şaşırtma yoluna gitmeye çalışmaktadır.

Hükümet, bir yandan İsrail ile ikili ilişkileri üst boyutlara taşırken, diğer ülke içişlerine yaptığı müdahalelerle sürekli gündeme gelen ve bu konuda sicili bir hayli bozuk olan İsrail’i, 17 Aralık sendromunun müdahili seçmek suretiyle, değeri kendinden menkul söylemlerle, seçim öncesi kamuoyunu kazanma amacını gütmektedir.

Yolsuzluk iddialarını kendi hareket noktaları etrafında çevirmekten imtina gösteren Erdoğan, kendine göre; malumu ilam kabilinden, itham altında tutmaya çalıştığı İsrail dâhil bazı kesimleri, günün moda deyimiyle siyasilerin ağzından düşürmediği, “masumiyet karinesi” (presumption of innocence) yaklaşımı ile nasıl değerlendireceği merak konusu olsa gerek.