İsrail anlaşması

Abone Ol

Hocamızın vefatı ile çok üzülmüştük. Ve bu üzüntümüz yıllardır da devam etmektedir. Lakın bütün bu üzüntülerin yanı sıra bugünlerde şöyle bir düşünce içerisindeyim:

Hocam iyi ki hayatta değil! Eğer hayatta olsaydı son gelişmeler karşısında kahrolurdu. Sebebine gelince bugünlerde İsrail ile yapılan anlaşma Milli Görüşün ve özellikle de Hocamızın ruhuna, özüne, fikrine ve inancına tamamen aykırı bir durumdur. Dış politikada iflas etmiş iktidarın bu son İsrail ile yaptığı anlaşma bütün olumsuzlukların üzerine tuz biber ekmiştir. Yazık ki kamuoyuna yine doğruları değil, olayları ters düz ederek, medya gücünü de kullanarak toplumu yanlış yönlendirme ve aldatma politikaları revaçtadır. Esasında doğrular söylenmiş olsaydı bu anlaşmada Türkiye’nin ne kadar zarar gördüğünü ayan beyan herkes görürdü.

Mavi Marmara’da şehit olanların yakınlarına soruldu mu veya danışıldı mı, “biz böyle bir anlaşma yapıyoruz? Siz bundan hoşnut musunuz?” Hayır sorulmadı. Şayet sorulsaydı bu insanlar şehitlerimizin canını, dökülen kanını üç kuruşluk İsrail dolarına satacak kadar aciz veya basiretsiz değildiler ve bu anlaşmaya da asla rıza göstermezlerdi. Kaldı ki yapılan anlaşma ile İsrail aleyhine açılan uluslararası davalardan vazgeçilecek. Aynı zamanda ablukanın veya ambargonun kaldırılması da söz konusu değil. İsrail gazı denen, aslında Filistin’e ait olan  gazı da Avrupa’ya Türkiye üzerinden pazarlama imkânı tanıyor.

Bütün bunlar olurken iktidarın ters taraftan bakarak meseleyi Türkiye’nin lehine imiş gibi gösterip, hatta bu hususta yardımcı olan ABD Başkanı Obama’ya da teşekkür ederek İsrail ile yeniden dostluk kurduk diye nerdeyse sevinç çığlıkları atacaklar. Meselenin burasında bir sözüm de Başbakan Yardımcısı Sayın Numan Kurtulmuş’adır. “One Minute” yaşandığı günlerde Sayın Kurtulmuş Saadet Partisi Genel Başkanı iken katıldığı bir öğrenci toplantısında “One Minute için ne düşünüyorsunuz?” sorusuna, Sayın Kurtulmuş, cevaben: “Ben olsaydım “hele bir durun derdim.” Diye cevap vermiştiniz. Şimdi de ben soruyorum, Sayın Kurtulmuş. Şimdi daha önemli bir mevkidesiniz. O gün söylediğiniz “hele bir durun’u şimdi söylesenize. Niçin susuyor ve kabulleniyorsunuz? Mevkiler makamlar bazı dünya menfaatleri Allah’ın rızasından daha mı önemli ki, “Yahudiyi kendinize dost edinmeyiniz” hükmüne aykırı davranıyorsunuz?

Evet, Bakansınız, bakıyorsunuz. Ama görmüyorsunuz. Allah’ın vermiş olduğu görme nimetini Allah’ın emrettiği doğrultuda kullanmıyorsunuz. Bundan ötürü de ben bir görmeyen olarak huzuru mahşerde sizlerden davacı olacağım.

Bütün bunlar yaşanırken gene iktidar seçmene dönecek ve dediğimiz gibi medyayı da kullanarak olayı ters düz ederek kendi deyimleri ile vatandaşın gazını almaya devam edecekler. Beni şaşırtan husus ise yetmişli yıllardan bu tarafa siyasetin içinde olan biri olarak gözlemim ve tespitim odur ki, toplumun eğitim düzeyi yükseldikçe oy verme şuuru ve bilinci azalmaktadır.

Başımdan geçen bir anekdotu anlatarak yazıma son vereceğim.

Yetmişli yıllarda Anadolu’nun bir köyünde çiftçi Mustafa amca ile Öğretmen Fikri Bey arasında bir seçim arefesinde şöyle bir tartışma geçiyordu: Öğretmen Fikri bey, “Mustafa dadaş, senin benim kadar tahsilin olmadığı için siyaseti benim kadar anlayamazsın. Ben de çiftçiliği senin kadar anlayamam. Onun için inat etme, oyunu benim dediğim partiye ver.” Dedi. Mustafa amca ise, “hayır Fikri Bey, radyo benim kulağımın dibinde, olup biten bütün gelişmeleri can kulağı ile dinliyorum. Yine bütün liderlerin konuşmalarını dinliyorum. O yüzden siyaseti en az senin kadar, hatta belki senden daha fazla biliyorum, Dolayısıyla ben bugünkü ülkenin durumu ve inancımın gereği olarak oyumu Erbakan hocaya vermem gerektiğine inanıyorum.” diyerek o günkü bir köylü vatandaşın oy verme şuuru ile bugünkü tahsilli, kültürlü zannettiğimiz vatandaşın oy verme şuuru aynı mıdır? Değildir.

İşte Türkiye’de seçmen bu şuura eriştiği zaman problemlerin hallolacağına inanıyor ve saygılar sunuyorum.