İstanbul’un güvenlik ve asayiş durumu da her yüzyılda gelen seyyahlar ve diplomatik elçiler tarafından övülmektedir. Öyle ki, nüfusun yarım milyona doğru gittiği Kanuni çağında şehirde yıllık cinayet ortalaması “1” birdir. Evet, evet yanlış okumadınız sadece birdir. Hırsızlık nadiren görülen bir vakadır ve çalınan mal eğer bulunup geri getirilemezse devlet tarafından o mal tazmin edilirdi.
ÜSTAD Yahya Kemal Müslüman İstanbul’un oluşmasını şöyle anlatır;
“İstanbul sadece padişahlar ve İstanbullular tarafından inşa edilmiş değildir. Vatanın dört bucağından Konya’dan, Bursa’dan, Edirne’den Sivas ve Tokat’tan Erzurum’dan, Üsküp’ten Macaristan’dan, Hicaz’dan, Bağdat’tan, Tunus, Cezayir, Trablus gibi Kuzey Afrika topraklarından buralara gidip gelen, yahut buralardan gelip İstanbul’da kalan, burada yerleşen nice Müslüman, kadınları, çocukları, ihtiyarlarıyla, el sanatları, musikileri, halk ve divan şairleriyle, şehir, sokak, ev ve oda mimarileriyle, cami, hamam, kubbe anlayışlarıyla hâsılı vatanın her ve tarihin her bucağı ile her asırdan getirdikleri hünerler ve hatıralarla bu şehri hep birden bina etmişlerdir.
O kadar ki, İstanbul bütün Müslüman Türk tarihinin, Türk coğrafyasının bir terkibi, hülasası, tecellisi olmuştur. Bu idrak her geçen gün beni sarmaya ve İstanbul’a bağlamaya başladı. Anladım ki hakiki vatan ve insanı mutlu edecek tek yer, bütün vatanın ruhunu teşkil eden bu şehirdir, İstanbul’dur.”1
İstanbul’a Hükmeden Cihana Hükümran Olur
18. asır başlarında Rus Çarı Petro, ünlü vasiyetnamesinin 9. bendine şöyle başlar;
“İstanbul’a hükmeden bütün cihana hükümran olur. Bu ispatı yapılmış bir kanundur. Onun için mümkün olduğu kadar İstanbul’a yaklaşmak gerekir.”2
18. asır sonlarında meşhur Fransız komutan ve hükümdar Napolyon Bonapart şöyle der;
“İstanbul’a sahip olan dünyaya hükmeder. Dünya tek bir devletten oluşsaydı, taht şehrinin, başkentinin, muhakkak İstanbul olması gerekirdi.”3
Joseph Hellert 19. asrın sonlarında şöyle yazar;
“İstanbul dünyanın gerçek ve tek başkentidir. Coğrafi konumu bakımından yeryüzünde rakibi yoktur. Herkes bu hususta hemfikirdir.”4
Kâinatın Merkezi
Kanuni Sultan Süleyman çağında İstanbul’da yıllarca kaldıktan sonra kralı 2. Felipe’ye etraflı bir rapor sunan İspanyol gezgini Pedro, “Yeryüzünde İstanbul kadar uygun ve güzel bir yere kondurulmuş bir şehir yoktur”5 diye yazar. 1785’de Askeri ıslahatları batı tarzında düzenlemek için Osmanlı’ya getirtilen Baron De Tott de aynı fikirdedir;
“Dünyanın başkenti olarak tercih edilecek en müsait şehir İstanbul’dur. Adeta kâinatın merkezidir. Çok önemli bir deniz ticaret merkez limanıdır.”
Geçmişin politikacıları kadar sanat adamları da aynı şeyleri söylerler. Büyük şair Alphonse De La Martine ‘de şöyle söyler dünyanın incisi İstanbul için; “İstanbul biricik ve kıyas kabul etmez bir şehirdir. Hele manzarasının güzelliğini hiçbir fırça ve kalem layıkıyla tasvir edemez.”6
Kanuni döneminde İstanbul’u gören P Gyllius yine aynı eserde; “Dünyanın her şehri ortadan kalkabilir, coğrafi konumu bakımından İstanbul ise insanlar var oldukça devam edecektir” der .
İspanyol generali Miranda’nın 1786’da İstanbul’a gemiyle girerken dili tutulur ve “Manzaranın olağanüstülüğü hakkında bir fikir vermem bile mümkün değil. Tabiatla iç içe girmiş bir mimari gözlerimi kamaştırdı” der. Bunan yanında Avusturya Macaristan’ın İstanbul büyükelçisi Baron Anton Von Prokesh Osten’in İstanbul hakkındaki hükmü kesindir; “İstanbul yeryüzünün en güzel şehridir…”7
Emsalsiz Bir Şehir
İngiltere’nin İstanbul büyükelçisi Sir Henry Layard 13 Eylül 1839’da ilk defa İstanbul’u gördüğü zaman duygularını şöyle belirtir;
“İnsanın hayal gücü hayal kurmanın zirvesinde olsan ancak İstanbul gibi bir şehrin hayalini kurabilir.”8 Yine aynı eserin 33. ve 50. sayfaları arasında İstanbul’a gelmiş bir Fransız Baronesin bu şehirle alakalı düşüncelerini bizlerle paylaşır;
“Dünyada hiçbir şehir İstanbul kadar güzel olamaz. Yalılar, köşkler, konaklar, bahçeler, minareler, kubbeler, saraylar şehri ki Asya ile Avrupa’nın uyumlu estetiğini güzelliği karşısında insanın dili tutulacak derecede ahenkle aksettiriyor.”
Türk İstanbul’un geçmişi hakkında her asırda yazılmış olan binlerce gözlem bu hatıralar gibidir. Yabancılar şehrin resmi, dini, askeri ve sivil mimarisinin, tabiatla en estetik ahenk içinde oluşturulduğunu söylerler. 19 asır başlarında Londra’nın nüfusu İstanbul’u geçinceye kadar banliyöleri ile bir ile iki milyon arasında dalgalanan şehrin nüfusundaki kozmopolitliği, halkın üçte birinin gayri Müslim olduğunu belirtirler ama bir arada ne derece içten bir barış ve anlayış içinde yaşadıklarını da hayranlıkla yazarlar. İstanbul, 1516’dan 1924’e kadar İslam dünyasının başkentidir. Emir’ül Mü’Minin Halifeti’l Müslimin olan Türk hakanı bu şehirde oturmaktadır. Her dinden mezhepten, ırktan, dilden insan iç içedir. Böyle bir manzara 20. asırdan önce batıda asla geçmişte görülmedi. Bugün dahi görülmemektedir.
Mükemmel Asayiş
İstanbul’un güvenlik ve asayiş durumu da her yüzyılda gelen seyyahlar ve diplomatik elçiler tarafından övülmektedir. Öyle ki, nüfusun yarım milyona doğru gittiği Kanuni çağında şehirde yıllık cinayet ortalaması “1” birdir. Evet, evet yanlış okumadınız sadece birdir. Hırsızlık nadiren görülen bir vakadır ve çalınan mal eğer bulunup geri getirilemezse devlet tarafından o mal tazmin edilirdi. Zira Osmanlı’da sosyal devlet anlayışı sonuna kadar hakimdi. Böylesine kozmopolit ve böylesine maddi zenginliğe sahip bir şehirde asayişin bu derecede iyi sağlanması üzerinde batılı yazarlar uzun uzun yazılar yazarlar bu işin temel kritiğini yapmaya çalışırlardı.
İstanbul halkının nezaket ve kibarlığı gayri Müslimler dahil eski kitaplarda Paris ve Viyana aristokrasisi ve yüksek burjuvajisinin terbiyesi ile mukayese edilir. Bazı batılı yazarlar İstanbullunun dünyanın en terbiyeli ve görgülü insanları olduklarını da itiraf edemeden duramazlar.
Şimdi, tarihçileri Müslüman’ın 1453’ten bu yana dönem dönem, yıl yıl, bu kadar mükemmel düzenlediği, iki kıta üzerinde kurulmuş yeryüzünün tek şehrinin nasıl, ne şekilde, niçin, ne biçimde berbat edildiği, yağmalandığı, horlandığı, kirlendiği, çirkinlikler merkezi haline getirildiği konusu bekliyor. Büyük, geniş, kapsamlı çetrefil bir konudur. Sağlıklı teşhislere varılabilirse İstanbul’un tarihi ve kendine özgü kültürü belki kurtarılabilir.9 Hiçbir şey için geç kalınmış değildir.
Muhabbetle…
Kaynaklar:
1) Nihat Sami Banarlı, Hatırat, s. 51
2) Ahmet Cevdet Paşa, Tarih-i Cevdet, 1. Cilt, s. 356
3) Rene Pinon, L’europe et la Jeune Turquie, 1911, s. 476-477
4) Atlas de L’empire Otoman, s. 53
5) Atlas de L’empire Otoman, s. 178
6) Voyage En Orient, giriş bölümü
7) Konstantinapol ist die szhönste stadt der Welt, s. 498
8) Gordon Waterfield, Layard of Nineveh, s. 29
9) Yılmaz Öztuna, Türkiye Gazetesi, 12 Şubat 1995’deki köşe yazısından yazının geneli alınmıştır.