Allah Teâlâ Peygamberi Muhammed aleyhisselamı, insan
hayatının tamamını kuşatacak bir programla gönderdi. Asla Peygamber
aleyhisselamı Medine de insanları ticarette birbirlerini kandırmamalarını,
eşlerini dövmemelerini ve bunaldıkça da mescide namaz kılmaya gelmelerini
söylemek gibi bir görevle göndermedi. Güneşin ışınları ne kadar büyük bir alanı
aydınlatıyorsa o çapta geniş bir coğrafyaya, insan ne ile ilgileniyorsa onun
bütününü kuşatacak bir programla gönderdi. İslam ın bir dünya dini olmasının
anlamı budur. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin son Peygamber olması
âlemlere rahmet kimliği ile gönderilmesinin en tabii sonucu budur. Bunu idrak
edememek sonuçları ağır bir hatadır.
Dikkat edilirse ilk müşriklerin, Resûlullah sallallahu
aleyhi ve sellemin kimliğine toplu bir itirazlarının olmadığı görülecektir.
Onun belli yönlerini takdir ediyorlardı. Övdükleri, imrendikleri taraflarını da
dillendirmekte sakınca görmüyorlardı. Kur an ın her şeyinin yanlış olduğunu da
hiç söylemediler. Onların asıl sıkıntısı beğenerek alabilecekleri bir serbest
piyasaya kapı aralamayan din anlayışına karşı idi. Herkes beğendiği ibadeti
yapsın, beğendiği yasaklardan kaçınsın! şeklinde bir ruhsat bulsalardı
anlaşılan o ki, İslam ile savaşmaya gerek duymayacaklardı. Böyle bir anlayışın
dini kökten reddetmekle hiçbir farkı yoktur. Bu nedenle de ilk müşriklerin,
Peygamber aleyhisselam efendimiz için emin demeleri, dinin bazı bölümlerini
hoş ve nazik bulmaları onlar için hiçbir şekilde artı puan durumu
oluşturmamıştır. Bilakis bile bile kaybettikleri bir fırsata dönüşme nedeni
olmuştur.
Bugün bizim, aradan geçen asırlardan sonra ve İslam ı
dinimiz olarak bilip bildirdikten sonra İslam dan belli bölümleri seçerek
benimsememiz o hastalığın günümüzdeki şeklinden başka bir şey olmaz. Evet,
kolay kolay bir mü minin ağzından böyle bir itiraf duyulmaz şüphesiz. İnsanlar,
İslam ın beğendimiz şu bölümünü alıyoruz gerisini de mesela Araplar yaşasın
diyecek değildirler. Herkes bilir ki İslam ı kabul etmek toptan teslim
olmaktır. Din ya toptan beğenilir ya da beğenilmez. Müslüman vardır. Biraz
Müslüman olunamaz.
Müslüman olurken dinin tamamına talip olunur ve dinin
tamamını yaşamaya söz verilmiş olunur. Yaşarken ise insan olmanın, yer yer
imkânsız denebilecek sıkışmalarla karşılaşmanın normal olduğunu zaten din haber
vermektedir. İnsanın, İslam dan bölüm beğenmesi başka şey tamamına talip olup
belli bir bölümü tatbikte başarısız olmak başka şeydir. Kul olmak aciz olmayı
beraberinde getirdiği için esasen böyle bir yetersiz kalmanın getireceği vebal
de olmaz. Her şeye talip olup bazı şeyleri yapabiliyor olmak başka şeydir, bazı
şeyleri uygun bulup adeta dişine göre gördüklerini seçip öyle bir yaşantı
oluşturmak başka şeydir.
Bir Müslüman ın Müslüman olması ile kendisinden beklenen
Müslümanlık şudur:
Allah ın haram ettiği ne varsa ondan tamamen el çekecek,
haramları Allah ın sınırları olarak bilip uygulayacak.
Allah ın farzları neler ise o farzları bilip yapmaya
çalışacak. En baş örneklerden biri olarak namazı farz olarak bilecek ve ondan
asla taviz vermeyecek. Fıkıhta ölçüsü konmuş bir özür durumu oluşursa o özür
istisna olur. Bunun dışında namazdan taviz vermeyi kabul edemez. Verirse
Müslümanlığı esastan kaybolmuyor olsa da kaymaya başlayan bir zemin üzerinde
Müslümanlık yaşadığını bilmiş olmalıdır. Diğer farzlar da namaz gibidir. Farz
kavramı ile ifade edilen her emir için bu durum geçerlidir.
Haramlar ve farzlardan sonra Müslüman Sünnetler/nafileler
listesi ile karşılaşır. Bu nafileler listesi, farzlarla aynı isimleri paylaşır.
Neyin farzı varsa onun bir de nafilesi vardır. Namazın bir farz olanı vardır
bir de nafile olanı vardır. Farz olanı ile nafile olanı arasındaki fark, farzın
zorunlu, nafilenin ihtiyarî olmasıdır. Nafile, sevabı çoğaltmaya yöneliktir.
Hiçbir nafile, hacmi ne kadar çok olursa olsun farzın yerini dolduramaz.
Bir başka alan da kişiden Müslümanca yaşayacağı bir hayat
için istenen ahlâk ve yaşantı uygulamalarıdır. Selamlaşma, yeme içme, aile içi
ilişkilerdeki mahremiyetler ve benzeri pek çok konuda bu Sünnet tir, bu
müstahaptır denmesi bundan dolayıdır. Bunlar kişinin, İslam ı daha derinden
hissetmesine ve sergilemesine yardım eden uygulamalar olur.
İyi bir Müslüman, bu dört maddeyi olduğu gibi yaşayabilen
Müslümandır. Başta ashabı kiram olmak üzere iyi Müslüman olarak bilinenler
böyle yaşamışlardır. Bu yaşamayı şu dört basamakta zikredebiliriz:
Haramlardan kaçınmışlardır.
Farzları yerine getirmişlerdir.
Nafileleri uygulamışlardır.
Günlük hayatlarını Sünnet e göre belirlemişlerdir.
İyi bir Müslümanlık budur, böyledir. Bu dört basamağın
dördünü de kendisi için zorunlu görüyor olduktan sonra biri üzerindeki aksama
sorun oluşturmaz. Örnek olarak yine namazı ele alabiliriz. Müslüman ın namazı
benimseme, görevi görme açısından bir sıkıntısı yoksa bir gün sabah namazını
kaçırmış olmak o kişinin Müslüman olmasını zedelemez. Aynı şekilde haramları,
Allah ın sınırları olarak bilip benimsedikten sonra bir gün bir harama düşmüş
olması da o kişiyi Müslümanlığından alıkoymaz. Dinin en temel ilkelerinden
biridir bu zikrettiğimiz. Ama aynı kişi, mesela sadece haramlardan kaçınmış olmayı
kendisi için yeterli bulup farzları ikinci plana iterse veya bunun aksini
yaparsa yani farzları yapıyor ama haramları ikinci dereceden bir konu görüyorsa
o kişinin Müslümanlığı tartışılabilir bir Müslümanlıktır. Bunu biz, İslam ı bir
köşesinden tutup kaldırmak şeklinde yorumlayabiliriz. Bir köşesinden
kaldırılmaya çalışılan İslam, Allah ın Peygamberine indirdiği İslam değildir.
Hayatı bütünü ile kuşatacak bir din, hayatın bir köşesinden bakıldığında
görülemez. Bir insan evinin penceresinden bakarken dünyayı değil dünyadan bir
bölümü izleyebilir. Dini, evinin penceresinden gördüğü kadarına dünya diyecek
birinin gözü ile gören eksik görmektedir. Sadece alkol yasağına yığılıp İslam
yaşanamaz. Sadece teheccüt kılınarak da İslam yaşanamaz. Sadece siyaset yapılarak
da İslam yaşanmış olmaz.
İslam adına yapılacak çalışmalar da bu mantıkla
görülmelidir. Vakıf veya dernek ya da grup adının Kur an, Sünnet ya da İslam
kelimeleri ile anılmış olması o çalışmanın İslam olmasını temin etmez.
Özellikle nafileler üzerinde yoğunlaşıp en temel farzları
ikinci konulardan görenler İslam ı yaşamak bir yana ona zarar vermiş
olmaktadırlar. İslam ı olduğundan başka bir hâle getirmekten daha büyük hangi
zarar olabilir Bu bir tür kendi kendini avutmaktır. Allah ın dini ile dindar
olunacaksa eğer o zaman dinde her şey Allah ın koyduğu yere konacaktır. Farzlar
farz gibi görülecek, hiçbir şey onların yerine konmayacaktır. Haramlar da
ölümcül sorunlar olarak bilinecek ve onlar üzerinde bir gevşeme gösterilmeyecektir.
Nafileler, bizzat Allah tarafından nafile olarak belirlenmiştir. Kul,
nafileleri farz yerine koyduğunda kulluğun sınırlarını aşan bir hata işlemiş
olur. Kazandığını zannederken kaybetmektir bu. Bir Müslüman ın namaz vakti
geçiyor olduğu hâlde mesela, fakirlere yardım etmek gibi bir işle meşgul olması
Müslümanlık değildir. Evet, fakirlerle ilgilenmek, onlara yardımcı olmak
İslam a ait değerlerdendir. Yapılmasını da emreden Allah tır. Ne var ki,
fakirlere yardım etmek hatta bütün dünya fakirlerini kuşatan bir proje bile
olsa söz konusu olan, hiçbir şekilde ve hiçbir yerde bu proje, bir sabah namazı
düzeyinde değildir. Sabah namazının muadili olabilecek bir nafile yoktur,
olamayacaktır. Sabah namazının muadili olabilecek başka bir namaz da olamaz. Bir
mü min, gece boyu teheccüt kıldığı için sabah namazını kaçırmış olsa, o gece
teheccüdü ile namazı kaçırmanın vebalinden bile kurtulamaz. Müslüman, çok şey
yapan değil her şeyi yerli yerinde ve istendiği gibi yapan insandır. Kalabalık
iş listesi ile kazanmıyoruz. Kurallara uymak ve ihlasla yapmakla kazanıyoruz.
Bilhassa nafilelerden bir nafileyi abartarak öne
çıkarmak, diğer farzları ihmale neden olduğunda şeytan tuzağıdır. İş üzerinde
görünüp işsiz işlemi görmek böyle bir şey olsa gerek.
Özellikle dikkatten kaçmaması gereken bir husus olarak
şunu tespit etmemiz gerekmektedir:
Müslüman cami ile meşgul olurken evini ihmal etme hakkına
sahip değildir. Evi ile ilgilendiği için de camiden kopma hakkına sahip
değildir. İş yerini düzene koyarken ise ne camiyi ne de evini ihmal edemez.
Müslüman hayatı yaşayan insandır. Zira dini İslam hayatın bütünü için inmiş bir
dindir. Dini hayatı kuşatırken o dine iman emen mü minin bir köşeyi tutması
anlamsızdır.
Şöyle bir test yapabiliriz:
Bir ders halkası ya da bir okuma grubu veya bir çalışmada
bir yıllık gündem ele alınsın. Bir yıl boyunca konuşulanlar hayatın ne kadarını
kuşatıyor, ne kadar da etrafta dolaşıyor Böyle bir inceleme o çalışmanın ne
kadar gerekli olduğunu da ortaya koymuş olacaktır. Hayattan kopuk, dünya gündeminden
uzak bir çalışmayı, âlemler adına dünyada bulunmuş olan Peygamber
aleyhisselamın izinde görmek ve göstermek kabul edilemez. En basit
örneklerinden biri olarak, neredeyse her sokağa faizli bir bankanın şubesi
yerleştirilen bir şehirde yapılan sohbetlerin, şu veya bu isimli meclislerin,
eskilerin kahramanlık menkıbeleri ile doldurulmuş olması bir oyalamadır. Bu
oyalamayı şeytanın veya bizden birinin yapmış olması sonucu değiştirmiyor.
Suyun aktığı yönde suyun akıntısına kapılmak veya suya inat yokuş tırmanmak
arasında tercih yapmak zorunda değiliz. Bu hayatı yaşıyoruz biz. Mevsimlere ve
gelişmelere dikkat etmeye mecburuz. Kış mevsiminde kışı kollamak, baharda da
bahar şartlarını benimsemek doğru olandır. Dinimize dışarıdan yapılan
saldırılar ona zarar veriyor şüphesiz. Dini, kendi içinde etkisiz duruma
getirecek hataları yapanlar da bir başka zararı vermektedirler.
Tutup kaldırılmış din yerine, köşeleri sahiplenilmiş din
oluşturuluyorsa sıkıntı var demektir. Cihadından siyasetine, namazından zekâtına,
haccından seyahatine, zikrinden tefekkürüne kadar dini, olduğu gibi ve bütünü
ile almak durumundayız. Böyle algılar da beceremediğimiz olursa Allah ın
mağfiretine bağlanırız. Seçip beğenerek, dişimize uygun bulduğumuzu alır ve ona
yüklenirsek bunu dindarlık olarak öne çıkaramayız. İslam, köşelerinden
tutulamaz. Evlerimizdeki yatak odalarından iş yerlerimizdeki çay ocağına kadar
her yer Müslüman a göre olmalıdır. Her nefesimiz, İslam soluduğumuz bir anı
temsil etmelidir. İslam böyle bir dindir.