İmam Şafii, çok önemli kısacık bir siyaset ölçüsü ortaya koyuyor: Kur'an'a ve sünnete uygun olmayan siyasete İslami siyaset denmez. İbn-i Âbidin Hazretleri "Siyaset ikiye ayrılır diyor: Siyaset-i adile ve siyaset-i zalime.
Aynı taksimatı İbn Kayyim el-Cevziyye de ifade ediyor, "Siyaset ikiye ayrılır" diyor. Detayları var, alt unsurları var, tafsilatı var ama temelde yapılan siyaset iki tanedir: Adil siyaset, bir de zalim siyaset.
Şimdi İmam Şafii diyor ki; bir siyasetin siyaset-i adile olması için mutlaka şer'i şerife, Kur'an'a ve sünnete uygun düşmesi gerekiyor. Şimdi hani Kur'an-ı Kerim'de siyaset lafzı kelime olarak kullanıldı mı, biraz önce ifade ettik. Eğer ki bir şeyin Kur'an-ı Kerim'de aynen lafız olarak kullanılmaması, birtakım insanların, Müslümanların siyaset yapmaktan, siyaset-i adile yapmaktan uzaklaştırmak için kullanmaya çalıştıkları bir argümansa cevap hazır. Akide lafzı, Kur'an’da yok ama Kur'an, baştan sona akide ile alakalı prensiplerle doludur. Aynen onun gibi, siyasetin lafzı dahi yok. Ama Kur'an-ı Kerim'de siyasetle oluşturulacak mekanizmaya, emir ve rehberlik noktasında işaretler bulunmaktadır. Hadis-i şeriflere baktığımız zaman şöyle bir hadis-i şerif var; Resulullah buyuruyor ki; "Bizzat nebiler onların siyasetini yapardı." Yani onları yönetme işini nebiler yapardı. Daha sonra ona diğer nebi halef olurdu, birisi vefat edince diğer nebi yönetimi eline alırdı.
"Ben de Allah'ın emirleriyle hareket ettim. Ben de Allah'ın ahkamıyla diğer peygamberler gibi ümmetimin başında bu vazifeyi yaptım. Amma benden sonra peygamber gelmeyecek. Hani diğer peygamber biri vefat etti mi diğeri onların siyasetini üstlenirdi fakat benden sonra birtakım halifeler olacak ve sayıları çok olacak.
Dediler ki; bize bu durumda ne emredersin?
Rasulüllah Efendimiz: İlk olana biat ediniz. Ona (itaat) hakkını veriniz. Allah, yöneticileri tebaası hakkında sorguya çeker" buyurdu. (Müslim)
Yöneticilik, adalet sorumluluğu sabit olan bir hüküm bağlayıcıdır ve vahiydir. Peygamber Efendimiz, halife olarak tayin edilen kişi Habeşli bir köle bile olsa itaat edilmesini emretmiştir. İslam, üç kişi yola çıktığında bile içlerinden birini emir tayin etmeyi tavsiye eden bir dindir. Dolayısıyla memleketin veya âlemin yönetimini başkalarına bırakıp köşeye çekilmeyi tavsiye etmez. İslami siyaset, bizzat temelini Kur'an'dan ve sünnetten alır. Kıyamet gününde hiçbir gölgenin olmadığı anda arşın gölgesinde gölgelenecek yedi gruptan birincisi "adil devlet başkanıdır". Yöneticiler, yönettikleri insanlara adaletle hükmedip hükmetmediklerinden, vahye göre hesaba çekileceklerdir. Yönetiminde adil olanları Allah severken, kıyamet günü Allah'a en uzak olan ve en sevilmeyen kişiler zalim yöneticilerdir.
İslam siyasetinin temel prensipleri
1. Kaynağının Rabbani olması:
İslam siyasetinin kaynağı vahiydir, yani Rabbanidir. Kaynağın Kur'an ve sünnet olması dört önemli fayda sağlar:
1- Çelişki (tenakuz) olmaz: Kur'an, Allah'ın korumasında olduğu için tahrif edilmiş kitaplar veya insan yapımı kanunlar gibi bozulmaz ve kendi içinde çelişmez.
2- Bölgecilik ve ırkçılıktan uzaktır: Sistem, üstünlüğü sadece takvada (Allah'tan çok korkmada) görür. Hulefa-yi Raşidin ve Ömer bin Abdülaziz gibi liderler vahyi uyguladıkları için başarılı olmuşlardır.
3- Suhuletle kabul görür: Müminler, kaynağı vahiy olan bir yönetim anlayışına şahsi hevesler yerine başüstüne diyerek sükunetle boyun eğerler.
4- Kula kulluğu engeller: İnsanları insanlara kulluktan kurtarıp âlemlerin Rabbine kul eder.
Bu siyaseti reddedenlerin asıl derdi, haksız kazançlarının ve ifsadın sona erecek olmasıdır. Ayrıca bu siyasetin yönelişi de Rabbanidir. Yöneticinin asıl hedefi makam veya servet elde etmek değil; hayatını, ölümünü ve tüm icraatlarını Allah'ın rızasını kazanmak için yapmaktır. Bu minvalde, idarecinin bir saatlik adaleti bir yıllık nafile ibadetten evla görülmüştür.
2. İslam siyasetinin evrensel olması:
İslam siyaseti bütün âlemlere ve bütün zaman dilimlerine hitap eder. Peygamberimiz yalnızca kendi kavmine değil, tüm insanlara ve cinlere (Resulü's-Sakaleyn) peygamber olarak gönderilmiştir. İslam, belli bir döneme ait olup sonrasında yetersiz kalacak bir din değildir; böyle düşünmek küfürdür. Bu dini ihya ve inşa edecek, zafer görmüş bir topluluk (taife-i mansura) kıyamete kadar her dönemde var olmaya devam edecektir.
3. İslami siyasetin şamil ve kâmil olması:
Bu din hem kâmil (eksiksiz) hem de şamildir (kapsayıcıdır). Kur'an, her şeyi beyan edici, bir hidayet, rahmet ve Müslümanlar için müjde olarak indirilmiştir. Kıyamete kadar lazım olacak her şeyin çözüm prensipleri bu kitapta mevcuttur.
4. İslami siyasetin vakıaya mutabık olması:
İslam siyaseti gerçekçidir, hayal satmaz. Toplumun ihtiyaçlarına ve hâlihazırdaki duruma uygun, uygulanabilir çözümler sunar. Azimet, ruhsat ve istisnalar üzerinden, vaka neyi gerektiriyorsa onu yönetir. Hem yöneticinin zalimleşmesini engeller hem de yönetilenlerin haddini aşmasına müsaade etmez.
5. İslam siyasetinin itidalli (orta yol) olması:
İslam ümmeti "vasat (orta) bir ümmettir". Siyasette de ifrat ve tefritten uzak, itidalli bir yol benimsenmiştir. Hz. Peygamber'in iç ve dış siyasetini İslam siyasetinde hakim ile mahkûmun ortak noktası, hükmü Allah'a ve Resulü’ne götürerek rıza ve teslimiyet göstermeleridir. Hz. Peygamber (s.a.v), dahili siyasette öncelikle toplumun ülfetini sağlamış ve Allah için kardeşliği tesis etmiştir. Ardından şirk ve şirke götüren her şeyi temizleyerek, insanların Allah'a kulluğunun önündeki engelleri kaldırmıştır. Dış düşmanlara karşı yaşadığı beldeyi cihat ile savunmuş ancak Mekke'nin Fethi gibi gücü elinde bulundurduğu anlarda bile bağışlayıcı davranarak insanların akın akın İslam'a girmesine vesile olmuştur. Dış siyasette ise krallara ve imparatorluklara (Herakleios, Kisra, Necaşi, Mukavkıs) İslam'a davet mektupları göndermiştir. Cihadının asıl gayesi; fitnenin yeryüzünden silinmesi, İ'la-yi Kelimetullah ve Müslümanların müdafaası olmuştur.
1400 yıl önce indirilmiş hükümlerin günümüzde bazı şeyleri değiştirmesi gerektiğine dair söylenen sözler hakkında verilecek cevap ise nettir;
bu din hem kâmil hem şamildir, bütün zamanları içerisine alır. Eğer bu tür sözler, 1400 yıl önceki vahyin günümüz ihtiyaçlarını karşılamaya yetmediği veya kâfi olmadığı niyetiyle söyleniyorsa, bu dini bütünüyle reddetmek anlamına gelir ve dini reddetmenin hükmü de küfürdür. Söyleyenin hesabı Allah'a kalmıştır.