İslâmcılıktan Irkçılığa II

Abone Ol

Müslümanların liberalize edilmesi, ticaretin meşruiyeti bahanesiyle kapitalizmin en ağır olanını kabullenilmesi, ideal düşünceden, inançtan inanıştan vazgeçiş ile özdeş bir durum. Ticaret helâl ise bunun ölçülerinin ne olabileceği, nasıl olacağı düşüncesinin aşılışı gibi. Sınır tanımaz kapitalizm ruhunun Müslümanların hayatına sinişi dramatik bir durum.

Türkiye Cumhuriyeti’nin ırk oluşlu eksenine dönüş. İttihat ve Terakki ruhunun yeniden dirilişi benzer durumda ele alınmalı. Çünkü İslâmî olan hemen her şeyin kendi dışındakilerine dönüşmesi söz konusu.

Yaşanmakta olan hızlı değişim ve dönüşümler nedensiz değil. Hiçbir şey diğerinden soyutlanamaz ve ayrı değerlendirilemez. Niyetler burada bir başka yöne doğru kayıyor.

İslâmî düşünüşlü hareketlerin ortak özellikleri var. Yabancı kavramlar yerine, kendilerini tanımlayacak, vurucu, can alıcı ya da dolaylı yaklaşımlarda bulunuldu. Büyük Doğu, Diriliş, Yerlilik, Millî Görüş gibi. Bu, bir merkez yol ve istikamet. Bu hareketlerin başında bulunan önderler kendilerini hiçbir zaman sağcı olarak görmediler, batı ruhlu kavramlar ile de kendilerini tanımlamadılar. Hatta mümkün olduğunca sağa ve sola ait kavramlarla ilişkileri, bağları koparıcı ve uzaklaştırıcı yaklaşımlarda bulundular. Temel olan ortak düşünüş İslâm; İslâm milleti, İslâm medeniyeti, İslâm ümmeti. Bu bütüncül yaklaşım şöyle ya da böyle bir ana izlekti.

Geçmiş dönemde yaşananları bugünün kuşağı bilemez. En küçük bir ifade bile ağır sonuçlar doğurabiliyordu. Buna karşın ana yaklaşımdan asla uzaklaşılmadı. Özellikle Batı’dan gelen kavramlar ile kendilerini tanımlamaya yeltenilmedi.

Özlerinden kopanlar arayışlara girerler, sonuçlarının nereye varacağını hesaba katmazlar. Pragmatik yaklaşım düşünsel dalgalar ile kıyıdan kıyaya varırlar çarpılıp dağılırlar.

Batılılaşma sürecine girildiğinden, Mehmet Âkif’ten bugüne olan ana izleğin oluşturduğu düşünce yapısı ilk kez bu yakın zamanda kendilerini muhafazakâr diye tanımlayan Müslüman kesimin dağılış ve savruluşuyla bambaşka bir renge büründü. Irkçı ruh öne çıktı ve ağır bastı.

Irk eksenli olan yapı kendisini merkeze oturttuğundan dışında ne var ise kendine dönüştürme gücünü hâlâ koruyor diyebiliriz. Buna, ister derin güç, derin devlet, derin yapı diyelim. Bu yapının dışındaki hemen her girişim öteki olarak kabullenilir ve devre dışı bırakılmaya bakılır.

Irkçılık ruhu zıt etkiler oluşturur. En küçük parçalanmalara, bölünmelere kadar götürür. Bırakın büyük kitleler olan kavimleri, bu, kabilecilik ruhunu yeniden diriltir. Parçalar yetmez daha da ufalanılmaya neden olur.

İslâm veya İslâmcılık bütünleyicidir. Hiçbir ırka, kavme ve topluluğa bakmadan hemen bütün Müslümanları bir çatı altında toplar. Bu ana çatının kucaklayıcılığı Müslümanlar tarihi boyunca var olan bir durum.

Irkçı oluşlu yaklaşımlar hiçbir zaman iki yakanın bir araya gelmesine fırsat vermez. Ruhu buna aykırı. İslâm coğrafyasının parçalanmışlığının, dağılmışlığının nedeni öz ruhundan uzaklaşışıdır. İçinde bulunulan felâketlerin sonucudur bu. Başlangıçta, öne sürülen, Arapçılık, Türkçülük, Kürtçülük, Arnavutçulukayrıştırıcılık gibi. Bunlar yetmediği gibi sonuçları çok başka bir süreç oluşturdu. Arapların yüz parçaya bölünmeleri de böyle bir durum.

Türkiye düzleminden sorunu irdelediğimiz ve üzerinde düşündüğümüzde onca yıl oluşturulan bu yapının ana izleğinden kopuşu hem düşündürücü hem de üzücü. Radikallerin sisteme entegrasyonu ilginç ve uç bir durum. Hiçbir tevil ve bahane kabullenilmeyecek bir durum. Nasıl bir şeydir bu? Küfür diye nitelendirdiği sistemin bir parçası olmak ve hatta onun içinde bahaneler üretmek. Sonuçları ciddî. Müslümanlar açısından da tam bir çıkmaz.

Somut bir gösterge olarak Müslümanlar açısından önemli olan başörtüsü sorunu çözüldü ama başörtüsü ruhu da çözüldü. Başörtüsü sorunu yoktur ama başörtüsü de yoktur. İslâmî düşünce hareketinin sonucu da budur.