İslamcılar Batıya mı göç etti?

Abone Ol

Amerikalı yazar William Sydney Porter, hikâyelerini O.

Henry müstearıyla yayınlamıştı. Sıradan insanları anlatan, sonu genellikle

sürprizle biten ve çoğu zaman insanı buruk duygular içinde bırakan kısa

hikâyeleri arasında beni en çok etkileyeni “Yirmi Yıl Sonra” başlığını taşır.

New York’ta beraber büyümüş 18-20 yaşlarındaki iki gencin

hayatta yolları ayrılırken yirmi yıl sonrası için randevulaşmalarını ve ilginç

buluşmalarını konu edinir hikâye. İki arkadaş, Jimmy ile Bob, yirmi yıl sonra

hâlâ hayatta iseler ne yapıp edip aynı yerde ve aynı saatte buluşmak üzere

biribirlerine söz verirler. “Kaderlerinin belli olması”, yani şu hayatta nasıl

bir kişilik, meslek ve konuma sahip olacaklarının ortaya çıkması bakımından

yirmi yılı yeterli bir süre olarak düşünmüşlerdir. Yerleşik ve düzenli bir hayatı

seven Jimmy New York’ta kalırken, Bob zenginlik ve servet sahibi olma konusunda

şansını denemek üzere batıya doğru yola çıkar.

Hikâyenin sonunda ortaya çıktığına göre Jimmy bir polis

memuruna, Bob ise polis tarafından aranan bir kanun kaçağına dönüşmüştür

birbirlerinden uzak kaldıkları uzun yıllar zarfında. Servet, zenginlik ve belki

iktidar peşinde koşmak Bob’u tanınmayacak hale getirmiştir. Gerçi kılık

kıyafetiyle, elmasla süslü saatiyle, ipekli kaşkolunu tutturan yakut iğnesiyle

artık servet sahibi olduğunu ilan edip durmaktadır.

***

“Değişmeyen tek şey, değişimin kendisidir” sözü filozof

Herakleitos’a atfedilir. Doğumdan ölüme canlı hayatı değişim yasasına tâbi

olduğuna göre insan için de kaçınılmaz bir kaderdir. Can alıcı ve yakıcı soru,

değişimin hangi istikamette olduğu ve sürece kimin hükmettiğidir.

İnsanın dünyayı ve olayları algılama ve yorumlama

tarzındaki değişim, köklü ideolojik altüst oluşlar biçiminde yaşanabilir ve

pratik hayatta büyük değişiklikleri beraberinde getirebilir. Günümüz dünyası,

Batı’da gerçekleşen bilim ve teknoloji atılımının ve onun da temelinde insan

aklının tüm ilişkilere hükmeden en yüksek otorite haline getirilmesinin, adeta

tanrılaştırılmasının bir sonucu ve ürünüdür. Kilise’nin şahsında dinden nefret

eden, insan aklını Engizisyon tahakkümünden azade kılmak isterken varlığı

anlamlandırmanın yegane vasıtası konumuna getiren Batılı insan, kendisi

dışındakı dünyayı kutsaldan ardındırdı ve dolayısıyla dokunulmazlık zırhından

yoksun bıraktı; doğa denilen varlıklar âlemine karşı acımasız bir

çözümleme-keşfetme-boyunduruk altına alma-sömürme harekatına girişti. Modern

insanın “ilerleme” ve “kalkınma” yolunda attığı her yeni adım yeryüzünün daha

çok kirlenmesi ve yaşanabilecek bir yer olmaktan çıkması anlamına geldi.

Batı dünyasında bu sürece paralel bir başka büyük değişim

ekonomik hayata bakışta yaşandı. Orta Çağ adı verilen dönemin dünyadan

uzaklaşarak ruhu yüceltme ideali terkedildi. Avrupalı insan, dünya nimetlerine

yönelip ekonomik etkinlikleri hayatın merkezine alırken kapitalist sistemin

temelleri atıldı. “Homo economicus”, yani inanç ve eylemlerinin temeline

ekonomik ilgi ve çıkarları yerleştiren “ekonomik insan” belirmeye başladı.

Aydınlanma düşünürleri, özel mülkiyeti kutsallaştıran ve sınırsız biriktirmeyi

meşrulaştıran kuramlar geliştirdi. Bu yeni yönelimin birkaç yüzyıl sonra

insanlığı getirdi nokta, insanı insan yapan değerlerin tüketim çılgınlığı

içinde eriyip gitmesinden başka bir şey değildir.

***

Bugün Müslüman halklar büyük bir değişimin eşiğinde.

Osmanlı’nın son döneminde Batılılaşmış elitler ve 20. yüzyılın büyük bölümünde

diktatörlükler veya Batılı işgal güçleri eliyle kotarılmak istenen değişim ve

dönüşüm bu defa gönüllü olarak gerçekleşmek üzere.

Müslümanlar olarak Batı materyalizminin ürünü bir dünyaya

kökten itiraz etmeyi bir yana bırakıp küresel sisteme eklemlenmeye ve “güçlü

olanın başarısı”nı tekrarlamaya mı çalışacağız

Diktatörlük rejimleri birer birer devrilip “demokrasi”

tecrübesiyle tanışmaya başlarken, özgür kalmanın sarhoşluğuyla, sistemin bize

tevdi ettiği vazifeyi mi yerine getireceğiz, yoksa modern insanın hiç

tanımadığı kavram ve ideallerle yeni bir dünya inşa etme çabasında azim ve

sebat mı göstereceğiz

Bugün ne yazık ki İslamcı düşünce sahibi kanaat

önderlerimizin büyük kısmı –belki de iktidarla olan ilişkileri dolayısıyla-

kolay olanı tercih etmiş gözüküyor. Batılı kavram ve sistemler karşısındaki

geleneksel temkinli tutum, yerini, benimseme ve özümseme sürecine bırakmakta.

Bunun tek anlamı var: Bu insanlarımız Batı’ya doğru zihinsel bir göç

gerçekleştirmektedir.

Bu göç, belki O. Henry’nin batıya giden kahramanı gibi

türlü zenginliklere kavuşmakla sonuçlanacak. Fakat yine hikâyede olduğu gibi,

ahlâki yozlaşma ve kişiliksizleşme, Batılılaşmanın ödülü yanında gizlenmiş bir

bedel olarak gelecek. Ve dünya halkları, elan yaşanan acı ve ızdıraba sahici

bir çözümün ancak Müslümanlardan gelebileceğini daha uzun bir süre göremeyecek.

Bu hikâye böyle bitmemeli.