İslâm tarihinde yepyeni bir dönem

Abone Ol

Kabe ye yapılan senelik hac görevi, Arap yarımadasının bütün noktalarından, Arapları Mekke ye getiriyordu. Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz bu sefer, kendisine sığınma imkanı ve peygamberlik vazifesini yerine getirme izni verecek bir kabile bulup, ikna etmenin yollarını aradı. Birbiri ardınca, yanlarına gittiği onbeş kabilenin temsilcilerinin hepsi de az çok kaba bir şekilde kendisini geri çevirdiler. Umudunu hiç kaybetmedi, son olarak yarım düzine kadar Medineli ile karşılaştı. Yahudi ve Hıristiyanların komşuları olan bu kişiler, peygamberler ve ilâhî vahiyler kavramına yabancı değillerdi. Üstelik onlar, bu kutsal kitap sahiplerinin, bir Peygamberin, son bir müjdecinin gelmesini beklediklerini de biliyorlardı. O yüzden bu konuda başkalarından önce davranmak fırsatını kaçırmak istemediler, derhal Hz. Muhammed (S.A.V.) Efendimize inandılar, kendisine Medine de diğer inananlar bulmaya çalışacakları ve gereken desteği vereceklerine dair söz verdiler. Ertesi yıl, Akabe görüşmelerinde oniki kadar Medineli kendisine bağlılık yemini ettiler ve İslâm ı öğretecek bir öğretmen-davetçi istediler. Bu görevi üzerine alan Mus ab, bu işte hayli başarılı oldu ve bir sonraki sene Mekke ye hac sırasında yeni Müslüman olmuş, yetmiş üç kişilik bir kafile gönderdi. Bunlar Akabe görüşmelerinde Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizi ve diğer Mekkeli Müslümanları kendi şehirlerine göç etmeye davet ettiler ve Medine ye geldikleri takdirde onların canlarını ve mallarını, kendi çocuklarını korudukları gibi koruyacaklarına ve kendi aile bireyleriymiş gibi bağırlarına basacaklarına söz verdiler.

Böylece Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimiz, ashabından bazılarının da Medine ye göç etmelerine izin verdi. Müslümanların büyük kısmı gizlice ve küçük gruplar halinde Medine ye hicret etti. Kısa zamanda, Mekkeli Müslümanların hemen hepsi Medine ye göç etti. Böylelikle İslâmiyet Mekke nin dışına Medine de de yayılmaya başladı. Bu gelişmeler, Kureyş in ileri gelenlerini telaşa düşürdü. Bu durum Kureyş ileri gelenlerini daha da telaşlandırdı. Medine nin kuvvetli bir İslâm merkezi haline gelmesinin aleyhlerine olacağını anladılar. Konuyu tartışmak ve durumu görüşüp yeni engelleme planları yapmak, bir hal çaresi bulmak üzere, "Daru-n Nedve" denilen yerde toplandılar. Sonunda kendilerini dünya ve ahirette mutluluğa kavuşturacak olan hak yolunu göstermekten başka hiç bir şey düşünmeyen ALLAH ın elçisini, birlikte öldürmeye karar verdiler. Sevgili Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimiz Peygamberliğinin 13. yılında ashabıyla beraber, yurtlarını, mallarını, hatta sahabeden birçoğu anne, baba, eş ve çocuklarını bırakarak Medine ye hicret etmek zorunda kaldılar.

Onların bu gizli planını Yüce ALLAH, Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimize bildirerek Medine ye hicret etmesine izin verdi. Bunun üzerine Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimiz en yakın arkadaşı Hz. Ebu Bekir (R.A.) ile birlikte geceleyin Mekke den çıkıp, Sevr dağındaki mağarada bir süre korundu. Sonra, Medine-i Münevvere ye doğru yola çıktı. Yol üzerindeki Kuba köyünde birkaç gün konaklayıp bir mescit inşa ettikten sonra Medine-i Münevvere ye hareket etti. Yolda büyük bir halk topluluğu, O nu coşkun sevgilerle karşılayıp bağrına bastı.

İlahi nura susayan gönüller tarafından cihanşümûl bir misafir olarak karşılanan Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimiz e, Ensar ve Muhacirlerin sergiledikleri dostluk, kardeşlik ve fedakarlığın bir benzerine tarih henüz şahit olmamıştır. Yüce ALLAH imanları uğruna yurtlarını terk eden müminleri övmektedir. Bu müstesna olay Kur an-ı Kerim de şöyle anlatılmıştır:

"İman edip de ALLAH yolunda hicret ve cihad edenler; muhacirleri barındıran ve yardım edenler var ya, işte gerçek müminler onlardır. Onlar için mağfiret ve bol rızık vardır." (Enfal sûresi:74)

Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin Mekke den Medine ye hicretiyle İslâm tarihinde yepyeni bir dönem başladı. Mekke li müşriklerin baskı, eziyet ve işkencelerine maruz kalan Müslümanlar, hicret sayesinde güvenli bir ortama ulaşmışlar, güçlenmişler ve Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin önderliğinde kendi varlıklarını kabul ettirmişlerdir.

Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz Medine ve çevresinde bulunan kabilelerle hemen temasa geçmiş ve onlarla antlaşmalar yapmıştır. Daha önce Müslümanların varlığını reddeden Mekkeli müşrikler, Hudeybiye antlaşmasıyla bunu ilk defa kabullenmek mecburiyetinde kalmışlardır.

ALLAH kelamı Kur an-ı Kerim, geçmiş peygamberlerin ve onlara iman eden insanların, kâfirler tarafından hicret etmeye zorlandıklarından ve bunların imanları uğrunda yurtlarını bırakıp başka yerlere göç ettiklerinden söz eder.

Ancak sevgili Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimizin bu hicreti, tarihteki diğer göçlerden çok farklı bir anlam taşımaktadır. Çünkü diğer göçlerin, çoğunlukla iklim şartları, geçim sıkıntısı veya savaş gibi sebeplerden ileri geldiği görülmektedir. Burada ise, İslâm a karşı duran, onun nurunu söndürme ve ona gönül verenleri yok etme çabası içerisinde olanlardan uzaklaşma ve İslâm ın emirlerini rahatça yerine getirebilme gayesi vardır. Nitekim Hicretin bu ulvî manasını ilk Müslümanlardan Hz. Cafer (R.A.) nun, Habeş Kralı huzurunda söylediği şu sözler, net bir şekilde ortaya koymaktadır:

  Ey hükümdar! Biz cehalet içerisinde yaşayan bir toplum idik. Putlara tapıyor, ölmüş hayvanların etini yiyorduk. Zina yapıyorduk. Akrabalarımızla ilgimizi kesiyor, komşularımızla iyi geçinmiyorduk. Kuvvetli olanlarımız, zayıf olanlarımızı eziyordu. Biz bu halde iken yüce ALLAH bize acıdı. Bizden öncekilerde olduğu gibi bize de içimizden, soylu, asil, doğru, güvenilir, şeref ve namus ehli olduğunu bildiğimiz birisini peygamber olarak gönderdi. O bizi, yalnız ALLAH a ibadet etmeye, atalarımızın taptıkları putları terk etmeye çağırdı. Bize doğru söylemeyi, emanete riayet etmeyi, komşularımızla güzel geçinmeyi, haramdan, adam öldürmekten sakınmayı öğütledi. Bizi, yalandan, yetim malı yemekten ve namuslu kadınlara iftira etmekten sakındırdı. Yalnız bir olan ALLAH a ibadet edip, O na hiçbir şeyi ortak koşmamayı, namaz kılmayı, oruç tutmayı emretti. Haram dediğini haram bildik, helâl dediğini helâl bildik. Bundan dolayı halkımızın bir kesimi bize düşman oldu, bize türlü türlü işkenceler yapmaya kalktılar. Biz de onlardan kaçarak ülkenize sığındık. (İbn Hişam, Sîretü n-Nebî, 1/359.)

Bu konuşmada, bir yönüyle hicret sebepleri açıklanırken, diğer yönü ile de İslâm ın insanlığa neler getirdiği ifade edilmekte, her yönüyle bozulmuş ve tüm değer ölçülerini yitirmiş bir toplumu nasıl tekrar hayata kavuşturduğu anlatılmaktadır. İşte kısaca hicret olayı budur. İlk Müslümanlar bu olaya fazlasıyla önem verdikleri ve diğer olaylardan daha çok anılmaya değer buldukları için, Hicretten 17 yıl sonra Hz. Ömer (R.A.) nun halifeliği zamanında, Hz. Ali (R.A.) nun teklifiyle bu yolculuk, Hicri takvimin başlangıcı olarak kabul edildi.