Gündem

İslam için savaşan bilge kahraman

İslam için savaşan bilge kahraman

Abone Ol

İzzetbegoviç, İslâm karşıtı ve Müslümanları Avrupa‘ya dışarıdan girmiş kimseler olarak gören bir çevrede yetişti. Saraybosna‘da bir Alman lisesinde eğitim gördü. Bilime önem veren ve disiplinle çalışan bir öğrenci olarak tanındı. Lise çağında üstün kabiliyetleriyle ve İslâmi konulara ilgisiyle öne çıktı. Daha lise yıllarındayken, o dönemde kurulan Miladi Muslumani (Genç Müslümanlar Teşkilatı)‘na katıldı. Bu teşkilata devam ettiği sıralarda henüz 16 yaşındaydı.

Zaman ilerledikçe bazı isimler kayboluyor, bazıları ise aksine ölümsüzleşiyor. Vefatının üçüncü sene-i devriyesini yaşadığımız Bilge Kral Aliya İzzetbegoviç de her geçen gün ölümsüzleşen, ölümsüzleşirken abideleşen isimlerden biri. Bundan üç yıl önce 19 Ekim‘de ebedi istirahatgahına yolcu ettiğimiz Bilge Kral, 8 Ağustos 1925‘te doğdu.

Ailesi İslami duyarlılığa sahip bir aileydi. Ancak İzzetbegoviç, İslâm karşıtı ve Müslümanları Avrupa‘ya dışarıdan girmiş kimseler olarak gören bir çevrede yetişti. Saraybosna‘da bir Alman lisesinde eğitim gördü. Bilime önem veren ve disiplinle çalışan bir öğrenci olarak tanındı. Lise çağında üstün kabiliyetleriyle ve İslâmi konulara ilgisiyle öne çıktı. Daha lise yıllarındayken, o dönemde kurulan Miladi Muslumani (Genç Müslümanlar Teşkilatı)‘na katıldı. Bu teşkilata devam ettiği sıralarda henüz 16 yaşındaydı, fakat oldukça etkin ve üretken bir düşünce kabiliyetine sahip olması onu ön plana çıkarıyordu.

Aliya‘nın ağzından hayat hikayesi

Aliya ailesini ve yaşam öyküsünü şöyle anlatıyor: "Ailem, 1868‘e kadar Belgrat‘ta yaşadı. O yıllarda Sırpların taşkınlıkları ve gelişen bazı üzücü olaylardan sonra Müslüman aileler yavaş yavaş Belgrat‘ı terk etmeye başlamıştı.

Dedemin büyük dedesi Belgrad‘da Osmanlı Ordusu‘nda subaymış. Tayini üzerine, Belgrad‘dan Bosna-Hersek‘in Şamac kentine taşınmış ve ailemiz Şamac‘da toprak satın alarak oraya yerleşmiş ve Şamac‘ın adı da Aziziye olmuş. Çünkü, zamanın Osmanlı Sultanı Abdülaziz Belgrat‘ta Sırplar‘ın taşkınlıklarından rahatsız olan Müslüman ailelerin, Şamac (Aziziye) bölgesine yerleşerek yeni bir kasaba oluşturmaları emrini vermiş. Böylece Müslümanlardan oluşan yeni bir kasaba oluştuğu gibi, Müslümanlar da korunmaya alınmış oldu. O zamanlar Belgrad‘da Müslümanlar rahat değilmiş. Sırplar sürekli onlara saldırıyor ve faili meçhul cinayetler çoğalıyormuş. Sultan Abdülaziz‘in bu girişimiyle Müslümanların can ve mal güvenliği sağlanmış.

Dedesi Sırpları kurtardı

Aliya hayıtını anlatmaya devam ediyor: "Dedemin adı da Aliya idi. Adını bana vermişler. Rahmetli dedem, 1. Dünya Savaşı‘nda Aziziye‘nin Valisi idi. Bu vesileyle ilgi çekici bir tarihî anekdot aktarayım. Haziran 1914‘te Saraybosna ziyareti sırasında, Avusturya-Macaristan Arşidükü Ferdinand‘a suikast düzenlenmesi ve öldürülmesinin ardından Avusturya, Bosna-Hersek Başkomutanı‘nın emriyle tüm ülkede Sırplar‘ın evinde arama yapılması ve şüphelilerin gözaltına alınmasını emredilmişti. Bu emirle Aziziye‘ye de gelmişlerdi. Aziziye‘de 40 Sırp tutuklanmış, götürülüyordu. Dedem vali olarak müdahale etti ve askerlere "Bu Sırplar suçsuz. Bunları götürmeyin. Onları tutuklarsanız, beni de tutuklayın" demişti. Aziziye‘deki Avusturya askerlerinin başındaki komutan dedemin bu ifadesi üzerine 40 Sırp‘ı serbest bırakmıştı. Aziziye, daha sonraki yıllarda Hırvat milliyetçileri (Ustaşa‘lar) tarafından işgal edilmiş ve Müslümanlar buradan zorla göç ettirilmişti. Ailem de 1927‘de Saraybosna‘ya yerleşmişti.

O yıllarda Saraybosna‘da okuyordum. 1944 yılı Haziran ayı idi. Ustaşa‘lar, beni, hayalî, Büyük Hırvatistan Ordusu‘na almak istiyorlardı. Onlardan kurtulmak için Müslümanların yoğunlukta olduğu Gradaçac kasabasına kaçmaya karar verdim. Gradaçac‘a varmadan, Sırp milliyetçileri tarafından yakalandım. Beni ormanlık bölgedeki karargâhlarına götürdüler. Bir sürü işkenceden sonra boğazımı keserek öldürmeye karar verdiler.

O sırada karargâha dışarıdan bir grup geldi. Alaylı bir şekilde beni sorguladılar. Hırvatlar beni zorla ordularına almak istedikleri için Gradaçac‘a kaçmaya karar verdiğimi söyledim. Çetnikler‘in komutanı Albay Keseroviç yüksek bir sesle "Bunu öldürmeyin!" dedi. Gerekçesi ilginçti: "Bunun dedesi Aziziye Valisi iken, Avusturya askerleri tarafından suçsuz yere tutuklanan Sırpları kurtarmıştı. Bunlardan biri de benim. Albayın bu gerçeği dile getirmiş olmasına rağmen gözü dönmüş caniler beni öldürmekte kararlıydı. Ancak Albay ısrar edince beni bıraktılar."

Hapis hayat oldu Aliya‘ya

Tito‘nun iktidara gelmesi ile birlikte Miladi Müslümani hareketi yasaklanmış ve Aliya ile arkadaşları takip altına alınmıştı. 1946‘da Yugoslav polisi Aliya‘nın da aralarında bulunduğu 14 kişiyi tutuklamış ve Aliya "kökten dincilik" suçlaması ile 3 yıl hapse mahkum edilmişti. Aslında -ne enteresandır ki- Aliya‘nın hapse atılması hayatını kurtarmış ve hapis hayat olmuştur Aliya‘ya.

Çünkü Miladi Müslümani üzerindeki baskısını artıran Yugoslav polisi, örgütün 4 liderini ölüm cezasıyla yargılamış ve Aliya‘nın hapiste olduğu dönemde onun görevini üstlenen Halit Kaytaz‘ı idam etmişti. 1949‘da hapisten çıktığında tekrar Miladi Müslümani ile buluşan Aliya yasaklar ve baskılara rağmen toplumda İslâmi bilincin oluşması için çalışmaya kaldığı yerden devam etmiştir.

Aliya, neden sık sık İslâm‘a vurgu yaptığı konusunda sorulan sorulara ise "Boşnakları Boşnak yapan; Sırplardan, Hırvatlardan ayıran dinidir. O olmazsa biz de olmayız" diyordu.

"İslâm iyi ve asil olmanın ifadesidir"

Üniversite eğitimini sürdüren Aliya, 3 yıl okuduğu Ziraat Fakültesi‘nden ‘Bana göre değil‘ diyerek ayrılır ve 1954‘te Saraybosna Hukuk Fakültesi‘ne girer. Bu sürede Halide Hanım ile evliliğinden Sabina, Leyla ve Bakir isimli üç çocuğu olur. Aliya bir taraftan serbest avukatlık yaparken bir taraftan da İslâm felsefesi üzerine yazılar yazmaya devam eder. 1969 yılında İslâm Deklarasyonu isimli kitabını yayımlar. Kitap her ne kadar Yugoslavya‘da yayınlansa da mesajı tüm İslâm âlemini kapsamaktadır ve yeni açılımlar içermektedir. Bir yıl sonra da "Doğu Batı Arasında İslâm" isimli en önemli kitabı neşredilir.

Kitap İslâm‘la ilgili olduğu kadar tüm insanlığın sorunlarını da ele almaktadır. İslâm‘la demokrasinin bağdaşabilirliğinin en önemli delilleri yer almaktadır kitapta. Fakat Komünist Yugoslavya rejimi bu girişimlerden ciddi anlamda rahatsız olur ve 23 Mart 1983 günü İzzetbegoviç ve arkadaşlarının evine baskın düzenler. Polis, ailesine üç gün gözaltına alınacağını açıklar ancak tam iki ay boyunca kendisinden haber alınamaz.

4 ay hücrede tutulduktan sonra da devlet güvenlik mahkemesine çıkartılır. Aliya ve arkadaşları hakkında "rejimi değiştirme" iddiasıyla dava açılmıştır. Tartışmalı süren duruşmalar boyunca sükûnetini elden bırakmayan Aliya, savunmasını: "İslâm iyi ve asil olmanın ifadesidir" şeklinde bitirmiştir. Fakat mahkeme herkesi şoke eden bir kararla sonuçlanır: 14 yıl hapis. Daha sonra bu ceza 11 yıla indirilir, Yugoslavya‘nın dağılma süreci ile ise özgürlüğüne kavuşur.

Aliya‘nın hapis hayatı

Tito‘nun iktidara gelmesi ile birlikte Miladi Müslümani hareketi yasaklanmış ve Aliya ile arkadaşları takip altına alınmıştı. 1946‘da Yugoslav polisi Aliya‘nın da aralarında bulunduğu 14 kişiyi tutuklamış ve Aliya "kökten dincilik" suçlaması ile 3 yıl hapse mahkum edilmişti.

Aslında -ne enteresandır ki- Aliya‘nın hapse atılması hayatını kurtarmış ve hapis hayat olmuştur Aliya‘ya. Çünkü Miladi Müslümani üzerindeki baskısını artıran Yugoslav polisi, örgütün 4 liderini ölüm cezasıyla yargılamış ve Aliya‘nın hapiste olduğu dönemde onun görevini üstlenen Halit Kaytaz‘ı idam etmişti. 1949‘da hapisten çıktığında tekrar Miladi Müslümani ile buluşan Aliya yasaklar ve baskılara rağmen toplumda İslâmi bilincin oluşması için çalışmaya kaldığı yerden devam etmiştir.

Aliya, neden sık sık İslâm‘a vurgu yaptığı konusunda sorulan sorulara ise "Boşnakları Boşnak yapan; Sırplardan, Hırvatlardan ayıran dinidir. O olmazsa biz de olmayız" diyordu.