Filistin meselesi yıllarca tüm İslam dünyası tarafından
ümmetin en önemli davalarından sayıla gelmiştir. Öyle ki paramparça halde
bulunan İslam dünyasının üzerinde uzlaştığı tek konu buydu. Bu sebeple
Filistin’in BM’de üye olmayan gözlemci devlet statüsü kazanması şüphesiz başta
Filistin olmak üzere tüm İslam dünyasında bir zafer olarak algılanarak büyük
bir sevinçle karşılandı. Kabul edilen statü sonrası kimi medya organlarında
ülkedeki bütün direniş gruplarının birleşerek üçüncü intifadayı
başlatacaklarına dair haberler ise Batı’da telaşa neden olurken, aslında tüm
İslam âleminin ihtimal dâhilindeki gelişmelerde nasıl bir tavır takınacağı
sorularını beraberinde getirmiştir.
Bize göre sorun sanıldığı kadar basit değil ve büyük
çelişkileri bünyesinde barındırmaktadır. Efendimizin (S.A.V) yaşadığı dönemde
biri çıkıp Müslümanların iki farklı devlete sahip olması gerektiğini
söyleseydi, herhalde herkes bu durumu büyük bir fitne olarak değerlendirirdi.
Çünkü İslam Devleti tekti ve en korkulan şey bu bütünlüğün bozulup
bölünmesiydi. Biz de meseleye bu açıdan yaklaşanlar olarak bir yandan
Filistin’in durumuna sevinmemiz gerektiğini düşünürken, diğer taraftan aslında
üzülmemiz gerektiğini de düşünüyoruz. Çünkü hiç kimse yoktur ki bugün İslam
dünyasının kaça bölündüğünü bile bir kere de cevaplayabilsin.
Bugün İslam davasını savunanlar elbette dünyanın her yerinde
mevcuttur. Peki böyle bir var oluşa rağmen nasıl oluyor da durum bu kadar vahim
olabiliyor Sorun bu davayı güdenlerin lokal bakış açısına sahip olmaları
olabilir mi Buradaki Müslümanlar, dünyanın başka bir yerindeki Müslümanları
görmüyor, varlığından bile bir haber. Başka bir Müslüman coğrafyaya ya siyasal
anlamda tecrübeleri paylaşmak için gidiliyor ya da bu gidişler orada kurban
kestirmekten öteye gitmiyor. Ama yine de sorunun kökenleri daha derinlerde
gizleniyor.
Bize göre dünyadaki bütün Müslümanlar (ister dindar, ister
İslamcı, ister siyasal İslamcı densin) bu durumun farkında, ancak bir türlü tüm
insanlığı ele geçirmiş olan milliyetçilikten ve onun kalıplarından
kurtulamıyor. Maalesef milliyetçi kalıplarla davranıyoruz ve bunu İslami davayı
gütme zannediyoruz. İslam dünyasında sadece Araplık gibi ırkçı terimler değil,
Ummanlılık gibi kalıplar bile içimize işlemiş. Yani maalesef ulus-devlet ve
ulusçuluk çok yol kat etmiş. Bu İslam dünyası için büyük bir hayal kırıklığı
olsa gerek. Oysa İslam evrenseldir, evrenselcidir.
Tüm dünya ulus-devletler düzenine göre belirlenmişken, biz
İslami değerlere göre tavır takındığımızı zannederken bile aslında ulus-devlet
kalıpları içerisinde davranıyoruz. Tabii ki birçok kişinin dediği gibi şu an
ulus-devletler çağında yaşıyoruz ve böyle bir düzende ulus-devlet olarak
yaşamak daha kârlı. Ancak bu sistem içerisinde davamızı güdebileceğimiz kadar
güdelim demek Müslümanları başarısızlığa itiyor. Tek ülkede İslami bir rejim
kurmak hem tüm sistemin baskısına maruz kalmak demek hem de içerdeki
huzursuzluklardan dolayı İslami bir sistemin kirlenmesi demek. (İran tüm
dünyaya rağmen bakalım daha ne kadar ayakta kalabilecek.)
Böyle bir ortamda acaba artık çok mu geç sorusunu sormak çok
önemli. İslami hayatımızı bile milliyetçi kalıplar üzerinden yaşıyorken,
Öz-İslami bir anlayışla İslam dünyasını bu sistemden kurtararak yeniden kurmak
çok mu zor Hem çoğunluğunu Müslümanların oluşturduğu coğrafyalarda birliği
sağlayacak hem de Müslüman olmayan coğrafyalardaki Müslümanların her kötü
durumda umudu olabileceği bir sistem kurmak imkânsız mı Tek bir ülkede İslami
bir rejim kurmak başarısızlıkla sonuçlandığı için ya tüm Müslümanlar bir çözüm
üretecek ya da sisteme boyun eğilecek.
Aslında ulus-devletin giderek zayıfladığı, ulus aşırı bir
ortamın oluştuğu postmodern çağ bahsettiğimiz alternatif bir sistem için daha
uygun olarak algılanabilir. Ancak sorun zayıfladığını sandığımız
ulus-devletlerin zayıflamıyor olması ve dönüştürülüyor olmasıdır. Eskiden
problem milliyetçilikti, ancak bu yeni dönemde İslam’ın milliyetçiliği
zayıflattığını görenler Türkiyeliliği öne çıkararak sınırların kapalılığını
devam ettirdiler. Eskiden ulus-devletler çok daha katıydı ve devrim gibi on
aşan bir yapılanma karşısında yıkılabiliyordu. Şimdi ise daha esnekler ve
dönüşüm için daha büyük bir deprem gerekmektedir. Yani ulus-devlet sistemini kendi
amaçları doğrultusunda yıkmak isteyen siyasal İslamcıların (Batı’nın tabiriyle)
işleri daha da zorlaştı.
Artık durum daha da zor biliyoruz. Herhangi bir ulus-devlet
içerisinde İslami değerler üzerine bir sistem kurma hayali bile çok zorken,
sayısını bile bilemediğimiz kadar çok olan Müslüman devletlerin hepsinde birden
var olan sistemi değiştirmek çok daha zor. Ancak İslami hayat tarzına da bu
kapitalist kent hayatında ulaşmamız çok zor. Yani Efendimizin (S.A.V)
gösterdiği dünyevi yaşam biçimine ulaşmak için ulus-devlet mantığının dışına
çıkmamız gerekiyor. Bu durum da bütün Müslümanları evrenselleşmeye doğru
zorluyor.
Biz biliyoruz ki şuan ulus-devlet mantığının dışına çıkmak
birçok kişiye ütopik görünüyor. Ancak
ütopik olan, değerleri ve yeniden dayanışmayı bünyesinde barındırırken özel
olanın evrenselleşmesi ile birebir alakalıdır. Sırf bu yüzden Müslümanlar
arasında daha büyük inorganik ilişkiler kurmak için ütopiğe girmek zorundayız.
Bütün bunları düşündüğümü zaman bizlerin hangi yolda ilerlememiz gerektiği çok
daha net olarak ortaya çıkıyor.