İslâm âleminin durumu ? 3

Abone Ol

İnsanları bir belâdan kurtaran ALLAH Teâlâ, başka bir

veya birçok belâya uğrat¬maya; onlara üstlerinden veya ayaklarının altından

yani gökten ve yerden türlü felâketler göndermeye; hatta onların ihtiraslarını

birbiriyle çatıştırarak, değişik mezhep, fırka ve parti gibi gruplara ayırarak

birbirleriyle çarpışmalarını, savaşma¬larını sağlamaya da kadirdir. Geçmişte

insanoğlu beklemediği, ummadığı birçok semavî ve dünyevî felâketlerle

karşılaşmış, şimdi de karşılaşmaktadır.

İnsanoğlu, ALLAH Teâlâ nın koyduğu kanunlardan sapmanın

bedeli olarak, tabii âfetler denilenlerin yanında, bizzat kendi eliyle ortaya

çıkardığı umulmadık belâlara da duçar olmak¬tadır. Nükleer felâketler, çevre

kirlenmesi, tabiat düzeninin bozulması; ihtiraslar¬dan veya ideoloji

ayrılıklarından, din ve mezhep ayrılıklarından, ırkçılıktan ve böl¬gesel çıkar

hesaplarından kaynaklanan ve kısa sürelerde yüz binlerce insanın ölü¬müne ve

yaralanmasına, sakat düşmesine, aç ve açık kalmasına, ülkelerin harap ol¬masına

yol açan savaşlar bu belâlardan bazılarıdır. Âyet-i kerimenin, bölünüp

parçalanmayı bir felâket olarak gösteren kısmı özellikle ma¬nidardır.

Gerçekten, ALLAH Teâlâ yı tanıyıp O nun buyruk ve kanunları uyarınca

hayatla¬rını düzenlemekten uzaklaşan toplumlar genellikle ortak inanç ve

fikirlerden, istek ve ideallerden uzaklaşmakta, sonuçta bu farklı fikir ve

isteklerin çatışması insan¬ları fiilî çatışmalara, fitne ve fesada, nihayet

savaşlara kadar götürmektedir ki, âyet-i kerîmede bu durum, insanların ALLAH

Teâlâ dan yüz çevirmeleri-nin, O nu unutarak fâni şeyleri birer ilah gibi kabul

edip onların peşine takılmalarının, nihayet onla¬rı ALLAH Teâlâ ya eş ve ortak

tutmalarının bir sonucu olarak gösterilmiştir.

Öyle görülüyor ki, insanoğlu malın mülkün, şan ve

şöhretin, ihtiras ve şehvetin ve nihayet hak yol-dan saptıran sahte önderlerin

esiri olmaktan, onlara tapmaktan kurtularak yalnız ALLAH Teâlâ yı Rab bilip

sadece O ndan yardım dilemediği, O nun buyruklarını kesin ka¬nunlar olarak

tanıyıp bunları hayata hâkim kılmadığı sürece âyet-i kerimelerde işaret edilen

bu tehlikelere de müstahak olacak, bilinen ve bilinmeyen birçok felâkete,

âyet-i kerimedeki deyimiyle azaba mâruz kalacak ve ALLAH Teâlâ dan başka hiçbir

güç, hiçbir zekâ, hatta ALLAH Teâlâ nın kitabında yer alan hikmet ten nasipsiz

olan bilim ve teknoloji de bu fe¬lâketleri önleyemeyecek; aksine hikmetten

mahrum kaldığı sürece bilim ve tekno¬loji yeni felâketlere yol açacaktır. Bu

bakımdan yukarıdaki âyet-i kerime bütün insanla¬ra, insanlığın selâmeti için

mutlaka dikkate alınması gereken bir uyarıdır. Dolayı¬sıyla âyet-i kerimenin

sonunda anlasınlar diye... buyrulmuştur.

Mevzuyu Abdullah b. Abbas (R.A.) den rivayet edilen şu

hadis-i şerif ile bitirmek istiyoruz. Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz şöyle

buyurdu: Beş şey mukabilinde beş şey vardır. Sahabe-i kiram dedi ki:

- Ya Resûlellah! Beş şey mukabilinde beş şey vardır, ne

demek Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz de şöyle buyurdu:

Hangi millet, ALLAH ve Resûlünün ahdini yani kendi

aralarındaki veya düşmanla yaptığı anlaşmayı bozarsa, ALLAH Teâlâ hazretleri o

millete düşmanlarını musallat eder.

Hangi millet, ALLAH Teâlâ nın indirdiği hükümlerden

başkası ile hükmettiği zaman, aralarında fakirlik yaygınlaşır.

Hangi milletin arasında zina-fuhuş ortaya çıkarsa,

aralarında ölümler çoğalır.

Hangi millet, ölçü ve tartıyı eksik yaparsa, nebatattan

mahrum bırakılırlar ve kıtlık ile cezalandırılırlar.

Hangi millet, zekâtı vermezse, onlara yağmur yağdırılmaz,

tek damla yağmur düşmez.

Ne yazık ki, bu iki hadis-i şerif, günümüz vakıasına ne

kadar da uygun düşüyor. İslam ümmetinin geçmişinde, hadis-i şerifte geçen

unsurlar, hiçbir zaman bu denlu bir arada yaşanmış değildir. Ne zinaya müsaade

edilmiş, ne ölçü-tartıda sahtekârlığa yol açılmış, ne Zekât vermeyene karşı

müsamahakar davranılmış, ne ahidlerin bozulmasına göz yumulmuş, ne de

Kitabullah ve Sünnetten kaynaklanmayan hükümler uygulanmaya konulmuştur.

Neticede bu iki hadis-i şerifte ifade edilen hususları ve sonuçlarını

toplumumuzda açıkça müşahede ediyor, açıkçası yapmamız gerektiği halde

yapmadıklarımızın, yapmamamız gerektiği halde de yaptıklarımızın keffaretini

ödediğimizi görüyoruz.