İnsanları bir belâdan kurtaran ALLAH Teâlâ, başka bir
veya birçok belâya uğrat¬maya; onlara üstlerinden veya ayaklarının altından
yani gökten ve yerden türlü felâketler göndermeye; hatta onların ihtiraslarını
birbiriyle çatıştırarak, değişik mezhep, fırka ve parti gibi gruplara ayırarak
birbirleriyle çarpışmalarını, savaşma¬larını sağlamaya da kadirdir. Geçmişte
insanoğlu beklemediği, ummadığı birçok semavî ve dünyevî felâketlerle
karşılaşmış, şimdi de karşılaşmaktadır.
İnsanoğlu, ALLAH Teâlâ nın koyduğu kanunlardan sapmanın
bedeli olarak, tabii âfetler denilenlerin yanında, bizzat kendi eliyle ortaya
çıkardığı umulmadık belâlara da duçar olmak¬tadır. Nükleer felâketler, çevre
kirlenmesi, tabiat düzeninin bozulması; ihtiraslar¬dan veya ideoloji
ayrılıklarından, din ve mezhep ayrılıklarından, ırkçılıktan ve böl¬gesel çıkar
hesaplarından kaynaklanan ve kısa sürelerde yüz binlerce insanın ölü¬müne ve
yaralanmasına, sakat düşmesine, aç ve açık kalmasına, ülkelerin harap ol¬masına
yol açan savaşlar bu belâlardan bazılarıdır. Âyet-i kerimenin, bölünüp
parçalanmayı bir felâket olarak gösteren kısmı özellikle ma¬nidardır.
Gerçekten, ALLAH Teâlâ yı tanıyıp O nun buyruk ve kanunları uyarınca
hayatla¬rını düzenlemekten uzaklaşan toplumlar genellikle ortak inanç ve
fikirlerden, istek ve ideallerden uzaklaşmakta, sonuçta bu farklı fikir ve
isteklerin çatışması insan¬ları fiilî çatışmalara, fitne ve fesada, nihayet
savaşlara kadar götürmektedir ki, âyet-i kerîmede bu durum, insanların ALLAH
Teâlâ dan yüz çevirmeleri-nin, O nu unutarak fâni şeyleri birer ilah gibi kabul
edip onların peşine takılmalarının, nihayet onla¬rı ALLAH Teâlâ ya eş ve ortak
tutmalarının bir sonucu olarak gösterilmiştir.
Öyle görülüyor ki, insanoğlu malın mülkün, şan ve
şöhretin, ihtiras ve şehvetin ve nihayet hak yol-dan saptıran sahte önderlerin
esiri olmaktan, onlara tapmaktan kurtularak yalnız ALLAH Teâlâ yı Rab bilip
sadece O ndan yardım dilemediği, O nun buyruklarını kesin ka¬nunlar olarak
tanıyıp bunları hayata hâkim kılmadığı sürece âyet-i kerimelerde işaret edilen
bu tehlikelere de müstahak olacak, bilinen ve bilinmeyen birçok felâkete,
âyet-i kerimedeki deyimiyle azaba mâruz kalacak ve ALLAH Teâlâ dan başka hiçbir
güç, hiçbir zekâ, hatta ALLAH Teâlâ nın kitabında yer alan hikmet ten nasipsiz
olan bilim ve teknoloji de bu fe¬lâketleri önleyemeyecek; aksine hikmetten
mahrum kaldığı sürece bilim ve tekno¬loji yeni felâketlere yol açacaktır. Bu
bakımdan yukarıdaki âyet-i kerime bütün insanla¬ra, insanlığın selâmeti için
mutlaka dikkate alınması gereken bir uyarıdır. Dolayı¬sıyla âyet-i kerimenin
sonunda anlasınlar diye... buyrulmuştur.
Mevzuyu Abdullah b. Abbas (R.A.) den rivayet edilen şu
hadis-i şerif ile bitirmek istiyoruz. Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz şöyle
buyurdu: Beş şey mukabilinde beş şey vardır. Sahabe-i kiram dedi ki:
- Ya Resûlellah! Beş şey mukabilinde beş şey vardır, ne
demek Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz de şöyle buyurdu:
Hangi millet, ALLAH ve Resûlünün ahdini yani kendi
aralarındaki veya düşmanla yaptığı anlaşmayı bozarsa, ALLAH Teâlâ hazretleri o
millete düşmanlarını musallat eder.
Hangi millet, ALLAH Teâlâ nın indirdiği hükümlerden
başkası ile hükmettiği zaman, aralarında fakirlik yaygınlaşır.
Hangi milletin arasında zina-fuhuş ortaya çıkarsa,
aralarında ölümler çoğalır.
Hangi millet, ölçü ve tartıyı eksik yaparsa, nebatattan
mahrum bırakılırlar ve kıtlık ile cezalandırılırlar.
Hangi millet, zekâtı vermezse, onlara yağmur yağdırılmaz,
tek damla yağmur düşmez.
Ne yazık ki, bu iki hadis-i şerif, günümüz vakıasına ne
kadar da uygun düşüyor. İslam ümmetinin geçmişinde, hadis-i şerifte geçen
unsurlar, hiçbir zaman bu denlu bir arada yaşanmış değildir. Ne zinaya müsaade
edilmiş, ne ölçü-tartıda sahtekârlığa yol açılmış, ne Zekât vermeyene karşı
müsamahakar davranılmış, ne ahidlerin bozulmasına göz yumulmuş, ne de
Kitabullah ve Sünnetten kaynaklanmayan hükümler uygulanmaya konulmuştur.
Neticede bu iki hadis-i şerifte ifade edilen hususları ve sonuçlarını
toplumumuzda açıkça müşahede ediyor, açıkçası yapmamız gerektiği halde
yapmadıklarımızın, yapmamamız gerektiği halde de yaptıklarımızın keffaretini
ödediğimizi görüyoruz.