İşimiz zor

Abone Ol

Bu topraklarda siyaset neden itibar görmüyor? Siyasetçi neden güvenilmez bir figür olarak görülüyor? Siyaset kurumunu bir çözüm odağı olarak göremeyişte sıkıntı siyasetçilerde mi, yoksa toplumda mı? Siyaset anlayışımız neden marazlı diye düşünmek istemedikçe, bu sorular da durmaya devam edecek.

Siyaseti bir meslek, bir menfaat aracı, bir atlama taşı olarak görmek en büyük neden olabilir. Daha toplum olarak siyasetin bir vasıta olduğuna ikna olamadık. Siyaset bir araç hala ve amaç olarak görenlerin de yaşama alanlarının giderek daha da çok daraldığı bir alan aynı zamanda.

Siyaseti meslek ve menfaat aracı görenlerin neden olduğu yozlaşma, misal “devlet malı deniz, yemeyen keriz”, “bal tutan parmağı yalar”, “benim memurum işini bilir” türünden ilkellikleri genelgeçer bir kaideye dönüştürdü. İnsanlar da, her ne kadar bireysel olarak onaylamasalar ve kınasalar da, siyasetin genel çerçevesi içinde bu türden ilkellikleri kanıksadı. Adeta bu ilkel bakış açılarını, siyasetin bir tamamlayıcı unsuru, bir faktörü olarak değerlendirir oldu. Toplumsal olarak bu durumu kabullenişimiz, siyasete güvenmeyişimize neden olduğu gibi toplumsal bir yozlaşmayı da beraberinde getirdi.

Refah Partisi’nin belediyeleri kazanıp, kapısına “Rüşvet alan da veren de melundur” yazması bile çok “sıradışı” bir tavır olarak dikkat çekti. Halbuki, malumun ilamı olan ve kağıt üzerinde herkesin kabul ettiği bir düşünceyi ifadeydi sadece. Ancak teoride herkesin kınadığı hususlar, pratikte maalesef siyasetin “normali” oluyor bu topraklarda. Çok acı bir durumdur bu.

Mesela “her devrin zengini” gibi bir ifade de kalıplaşmış ve siyasetin nasıl bir menfaat aracı olarak görüldüğünü özetleyen bir ifadedir. Halk arasında o kadar kanıksanmış, o kadar normal karşılanır olmuş ki bir deyim olarak kemikleşmiş! Kimse tasvip etmez, hatta eleştirir, karşı çıkar ama “her devrin kendi zenginlerini üreteceğini” de kabullenir. Bu hem bir çaresizliktir, hem de büyük bir yozlaşmadır.

Bu durum ayı zamanda siyasetin meslek ve menfaat aracı olarak görülmesinin doğrudan bir neticesidir. 80’li yıllarda hayali ihracatçılar, Horzumlar, Papatyalar  devrin ruhunu yansıtan ve hala unutulmayan unsurlardı. 90’larda Egebanklar, Engin Civanlar, İSKİ skandalı, Türkbank ihaleleri vs hatırlara kazındı. Bu dönemin ruhu da maalesef 80’lerden, 90’lardan farklı değil.

3-5 tane müteahhit arasında dönüp duran milyar dolarlık ihaleler, Sayıştay raporlarının ortaya saçtığı ve neredeyse hemen her belediyeye bir şekilde sıçramış irili ufaklı usulsüzlükler, yolsuzluklar, “yandaş” tabir edilen medyanın ne şekilde ortaya çıktığı, “yandaş” tabir edilen isimlerin bir şekilde kamu kaynaklarından faydalanması, “hamili kart yakinimdir”in yerini bir partinin il/ilçe başkanlıklarından referanslı CV’lerin alması, torpili ve adam kayırmanın şekil değiştirerek bir parti mensupluğuna indirgenmesi vs vs…

Her dönemin ruhu olarak Türkiye’de maalesef dün ne konuşuyorsak bugün de benzer, hatta daha da uç örnekleri konuşuyoruz. Devletin televizyonunda aylık yüzbinlerce lira maaş alan spikerleri, devletten 84 bin bağlama siparişi alan türkücüyü, bir ilçe belediyesine 6 ay öncesinin parasıyla 1.4 milyon liraya Ramazan programı faturası kesen şarkıcıyı duyuyoruz. Kendisini güce bir şekilde konumlayan herkesin bir şekilde “nasiplendiği” bir atmosferi herkes görüyor artık. Ne eleştiren var, ne yadırgayan, ne de bütün bunlar Haktan reva mıdır diyen?

Siyaseti güç ve menfaat açısından değerlendirmeye devam ettikçe bu sıkıntılarımız bitmeyecek. 80’ler, 90’lar neyse, 2000’li yıllarda o olmayı sürdürecek. Ehliyet, liyakat, hakkaniyet yerine partizanlık, yandaşlık, yalakalık öncelendiği sürece aynı ilkelliklere maruz kalacağız.

İşimiz zor.