İş görüşmesi

Abone Ol

İş görüşmesi deneyimi yaşamış olanlar bilir. İş görüşmesi,

belki işveren için çok büyük bir sıkıntı değildir, olsa olsa bir rutindir.

Ancak işe talip olan, işe girmek isteyen birisi için büyük bir meseleye

dönüşür. Tam bir sabır sınavı, tam bir psikolojik harbe dönüşür duruma göre.

Bunda, iş görüşmelerinin halden anlamayan ve gereğinden fazla yapay

atmosferinin rolü büyüktür elbet.

Özellikle, Amerikan ideolojisi ve kafa yapısının yakamıza

yapışıp zihinlerimizi ele geçirmesiyle rağbet görmeye başlayan “modern yönetim

felsefeleri” benzeri kapitalizmle yoğrulmuş “yönetim teorileri”, “profesyonel

iş yaşamı” başlığı altında her türlü insani ve vicdani ölçütü şirketlerin

menfaatlerinin gerisine attı. Adeta çalışanlar, çalıştıkları şirketler

sayesinde var oluyorlar ve mevcudiyetlerini onlara borçlularmış, onlara karşı

minnet borçları varmış ve tüm emeklerini onlar için harcamaları da şartmış gibi

bir zihniyet yerleştirildi.

En basitinden bankalara baktığınızda, mesai saatini

doldurduğu halde “görünmez bir baskı” ile işyerini terk edemeyenlere dair

birçok hikaye duyabilirsiniz. Fazla mesai yapmak vaka-i adiyyeden kabul

edilirken, bir çalışanın normal vaktinde evine gitmesi neredeyse ayıplanır

şeklinde yorumlara sıkça rastlanmaktadır.

Profesyonel iş yaşamı diye insanları sıkboğaz eden ve her

türden insani-vicdani ölçütü rafa kaldıran bu zihniyet, haliyle iş

görüşmelerini de sevimsiz bir atmosfere büründürür. Bir işe talip olan kimse,

birbirinden anlamsız ve yapay sorularla ve tavırlarla karşılaşmaya da hazır

olmalıdır. Bir anlamsızlık girdabı, insanı alıp götürür.

Elbette ki, bir işveren işe almak istediği kişiyi salt

özgeçmiş bilgilerine göre değil de, enine boyuna tanımak, bilmek isteyebilir.

Ancak, bir insanı anlamak ve tanımak da “boyacı küpü” zihniyetiyle olacak şey

değildir haliyle.

İş görüşmelerinde sıklıkla karşılaşılan sorulardan birisi ve

belki de en saçma olanı, “bu işi neden istiyorsunuz ” sorusudur. Her şeyi bir

kenara bırakıp düşününce akla şöyle bir soru geliyor. Bu soruyu soran İnsan

Kaynakları yetkilisi, ömrü boyunca hiç iş aramamış mıdır veya Türkiye

şartlarında iş arayan bir insanın hissiyatını üç aşağı beş yukarı tahmin etme

yetisine bile sahip değil midir de böyle bir soruyu sormaktadır İşin ilginci,

bu soruya insanın ilk aklına gelen (ki birçok kimsenin aklına ilk gelen

cevaptır aynı zamanda) şekliyle cevap vermesi, “profesyonel iş yaşamında” pek

de iyi karşılanmayacaktır muhtemelen. Yani, iş arayan birisinin (hele ki

Türkiye gibi işsizliğin ciddi bir sorun olduğu bir ülkede) hangi gerekçeyle iş

aradığını sormak, affedersiniz ama saçmalığın daniskasıdır. Şirketler, bu soruya

“şirketiniz için kendimi paralamak ve üç otuz paraya talim edip şirketinize

dünya kadar para kazandırmak” gibi bir cevap bekliyorlar herhalde.

Bir diğer garip soru da, “şirketimize veya bu işe ne

katabilirsiniz ” sorusudur. Yani, bu sorunun cevabı aslında belli gibidir.

Özgeçmişinizde yazan özellikleriniz ve bilginiz ile birlikte harcayacağınız

emeğiniz haricinde ne verebilirsiniz demek istemektedir. Bir insan, emeğini ve

bilgisini vermeye hazırken, daha da fazlasını istemektedir “profesyonel iş

yaşamı” denen illet. Bu soruların sorulmasının başka bir mantıklı gerekçesi

olamaz çünkü.

Bir de kişinin, kişilik özelliklerine dair sorular var ki,

bir tanesi hemen akla geliyor: “Kendinizi 10 sene sonra hangi pozisyonda görmek

istersiniz ” Endüstri mühendisi olan bir arkadaşım, Türkiye’nin büyük bir

otomobil firmasına başvurup bir sürü mülakat evresini atlatıp en son safhaya

kaldığında böyle bir soruyla karşılaştığını anlatmıştı. Cevap olarak, soruyu

soran birim amirinin pozisyonunu kast etmiş ve görüşmesi de bu sebeple olumsuz

neticelenmiş. Gerekçe olarak ise kendisine, “fazla hırslı olduğu” söylenmiş.

Yani, kıytırık bir şirkete girip 10 sene boyunca aynı yerde pineklemeyi hayal

etse, belki o işe alınacaktı. Bir insanın, gelecek için kendince bir hedef

belirlemesi bile sakıncalı gelmiş yani “profesyonel” şirketimize.

Burada defolarını saydığımız ve “profesyonel iş yaşamı” diye

bahsettiğimiz illet, aslen kapitalizmin ta kendisidir. İnsan, bu zihniyet

içerisinde sadece bir istatistikî veridir, sadece emeği sömürülecek bir

unsurdur. Bu zihniyet ve sistem içerisinde hiçbir zaman aslolan insan

olmayacaktır. Bu sistemi günbegün daha da fazla içimize çektiğimiz ve

sindirdiğimiz düşünülürse, iş arayanların ipe sapa gelmez sorulara hazırlıklı

olması ve katlanmaya alışması gerekecektir bu gidişle.