Almanya’da aşırı sağcı ve ırkçı kimliğiyle bilinen AfD bu kez İsrail’i yeterince desteklemediği gerekçesiyle eleştiriliyor.
Almanya’da sağ popülist ve ırkçı kimliğiyle bilinen Almanya için Alternatif (AfD) partisi, bu kez alışıldık nedenlerle değil, başka bir gerekçeyle sert eleştirilerin hedefi oldu. Parti eş başkanları Alice Weidel ve Tino Chrupalla’nın İsrail’in Gazze’deki askeri operasyonları hakkında yaptığı açıklamalar, başta iktidar partisi CDU olmak üzere pek çok kesim tarafından “İsrail karşıtı” bulunarak kınandı.
Ancak dikkat çekici olan şu: Eleştiriler, AfD’nin yabancı düşmanlığı ya da İslam karşıtı söylemleri üzerinden değil, bu sefer İsrail’e yeterince destek vermediği için yapıldı. Weidel ve Chrupalla, İran ve İsrail arasındaki çatışmaları Ortadoğu’daki gerilimin bir parçası olarak tanımlarken, Almanya’nın güvenliği için bir tehdit oluşturduğunu ifade etti. Fakat açıklamalarında İran’daki mevcut yönetime, yani halk üzerindeki baskıcı uygulamalara dair tek bir doğrudan eleştiri yer almadı.
Bunu fırsat bilen CDU çevreleri, İran’ın mevcut yönetimine yönelik açık bir eleştinin yapılmamasını öne çıkararak AfD’yi hedef aldı. CDU Dış Politika Uzmanı Paul Ziemiak, İran’ın yalnızca bölgeyi değil, aynı zamanda Almanya’yı da etkileyen mülteci akınlarının sorumlusu olduğunu ifade etti.
Ne garip bir çelişkidir ki; yıllardır ayrımcı söylemleriyle Almanya’daki milyonlarca Müslümanı hedef alan AfD’ye bu defa, İsrail’i yeterince savunmadığı gerekçesiyle tepki gösteriliyor. Elbette ki biz ne AfD’nin ırkçı diline ne de CDU’nun çifte standartlı dış politik yaklaşımlarına taraf olabiliriz. Ancak burada altı çizilmesi gereken asıl mesele, Avrupa siyasetinde İsrail’e yönelik her eleştirinin adeta bir tabu haline gelmiş olmasıdır.
AfD’nin bu tutumu elbette ki kendi siyasi hesaplarının bir sonucu olabilir. Ancak ortaya çıkan tablo, Batı kamuoyunda ilkesel ve adil bir dış politika anlayışının her geçen gün daha da zayıfladığını göstermektedir. Bugün Almanya’da siyasi partiler, iç politikalarını dahi Orta Doğu’daki pozisyonlar üzerinden şekillendirmekte; İsrail’e koşulsuz destek vermeyenler hızla “hedef” haline getirilmektedir.
Oysa sağduyulu bir duruş, İran’daki yönetimi demokratik bulmayabilir ve bu konuda haklı eleştiriler getirebilir; ancak aynı zamanda İsrail’in orantısız güç kullanımına da kayıtsız kalmamalıdır. Barışı ve adaleti önceleyen her siyasi yaklaşım, hakikatin yanında durmalı; kimden gelirse gelsin, zulme karşı durabilmelidir.