Bugünlerde tüm dünyada en çok konuşulan meselelerden bir tanesi İran'da yaşanan protesto gösterileridir. Yazıya başlarken her şeyden önce şunu ifade etmekte fayda var ki; İran'daki mevcut rejimin adil bir rejim olmadığı, doğru bir yönetim anlayışı ile hareket etmediği bir gerçektir. Üstelik İran rejiminin protestocuları toptan bir yaklaşımla dış destekli isyancılar olarak değerlendirmesi de büyük bir hatadır. Ayrıca İran yönetiminin mezhep taassubuyla başta Suriye olmak üzere İslam dünyasında girdiği büyük veballeri de görmezden gelmek mümkün değildir. Ancak ne olursa olsun, bizler tüm bu gerçekleri hafızamızda tutarak meseleye ülkemiz ve İslam dünyasının menfaatleri doğrultusunda bakmak mecburiyetindeyiz. Bugün gelinen noktada İran'da yaşanan gelişmeler Suriye'de savaşın ilk başladığı süreçlere oldukça benzemektedir. İran'da protestocuların farklı bir bayrak kullanmaya başlamaları, İran'da faaliyet gösteren PJAK terör örgütünün İran yönetimini tehdit etmesi, Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail'in tıpkı Suriye'de olduğu gibi İran'da da yaşananlara müdahil olması süreçlerin benzerliğini gösteren işaretlerden bazılarıdır. Suriye'de henüz savaş başlamadan rejime yönelik protesto gösterileri devam ederken Millî Görüş camiası meselenin bir savaşa dönüşmemesi ve müzakerelerle yürütülmesi gerektiğini ifade etmiş ve hem Esad'la hem de muhalif gruplarla görüşmeler yapılmıştı. Ancak o dönemde iktidar ve yandaşları bu hamleleri anlamak ve analiz etmek yerine bu adımları atan Millî Görüş camiasını Esadcı bir İrancı olmakla itham etmişti. Oysa o gün Millî Görüş camiasının dile getirdiği kaygılar belliydi. Her şeyden önce savaş çok sayıda masumun ölümüne ve mülteci konumuna düşmesine enden olabilirdi. Oluşacak devlet boşluğu terör örgütleri için elverişli bir ortam oluşturabilir, bu da hem Türkiye hem bölge ülkelerinin güvenliği bakımından tehlike oluşturabilirdi. Oluşacak istikrarsızlık ortamı İsrail’den başka hiçbir ülkenin işine yaramayacak sonuçlar doğurabilirdi. Neticede 14 yıllık çatışma sürecinin sonunda zalim Esad rejimi devrildi ama bunun hem Suriye için hem de Türkiye için bedeli çok ağır oldu. Tam da Millî Görüşçülerin kaygılarını ifade ederken belirttikleri gibi milyonlarca insan öldü, evinden oldu, çok ağır zulümler yaşadı. Oluşan boşluktan istifade ederek IŞİD ve YPG gibi terör örgütleri peydah oldu. Bu örgütlerle mücadelede ağır bedeller ödendi ve ödenmeye devam ediliyor. Ve maalesef Suriye’nin savaşta güç kaybetmiş olmasından dolayı İsrail’in istediği gibi müdahale edebildiği bir Suriye oluştu. Oysaki o gün müzakereler başlatılmış olsaydı belki de geçen 14 yıllık süreçte bu kadar bedel ödenmeden Esad rejiminden kurtulmak mümkün olabilirdi. Maalesef bugün gelinen noktada zalim Esad rejiminin devrilmesinin üzerinden bir yıl geçmiş olmasına rağmen hâlâ Suriye Savaşı'nın bedelini hem Suriye hem de Türkiye'ye ödemeye devam etmektedir.
Şimdi ülkemiz ve İslam dünyası açısından benzer bir bedelin belki de daha ağırının İran'da yaşanması muhtemel iç karışıklık ve dış müdahale sonrası ortaya çıkma olasılığı yüksektir. Biz bunları ifade ettik diye aynı ahmakça yaklaşımla bizi İrancı olmakla ve İran'ı savunmakla suçlayacak akıl ve onur yoksunları olacağını bilerek bunları ifade etmek ve tarihe not düşmek istiyoruz. Her şeyden önce şunu ifade edelim ki; bizim her aksiyonumuzda temel dayanak noktamız ülkemizin ve İslam ümmetinin kazanımları ve zarar görmemesidir. İran, İslam dünyasının önemli bir parçasıdır ve İran halkının zarar görmesini istemeyiz. İkincisi Allah kendisine rahmet etsin Erbakan Hocamızın 2002'de yaptığı konuşmada ifade ettiği gibi İran parçalandıktan sonra sıranın bize geleceği aşikârdır. Bu nedenle Türkiye'nin kesinlikle İran'da arabulucu rolünü üstlenerek göstericiler ve İran rejimi arasında müzakerelerin başlaması, rejimin halkını refahını artıracak adımları atmasının sağlanması, İran'ın birliğinin garanti altına alınarak, PJAK gibi terör odaklarının oluşabilecek devlet boşluğundan istifade etmesinin önüne geçilmesi ülkemiz ve bölge açısından oldukça önemlidir. Umarız Suriye'de müzakereleri başlatmak üzere yapılan girişimleri Esadcılık olarak niteleyip savaş tamtamcılığı yapanlar İran'da da aynı hataya düşmezler. Zira bugün İsrail’in etrafımızda yeni koalisyonlar kurmaya kalkıştığı, ülkemizin ekonomik olarak zor günler geçirdiği bir dönemde Türkiye'nin hem askeri hem de ekonomik olarak Suriye'de yaşananlar benzeri bir bedel ödeme lüksü yoktur. Yazının sonunda şunu da ifade etmek isterim ki; İran rejiminin yanlışlarının hesabının sorulması ve bu yanlışların düzeltilmesi ABD ve Batı’nın değil İslam dünyasının kendi meselesidir. Ancak bunun zamanı öncesinde İslam dünyasında yanan yangınların söndürülmesi ve tehditlerin ortadan kaldırılmasından sonra olmalıdır. Ortada hepimizi tehdit eden bir yangın varken birbirimize düşmemiz, dışardan gelen bir müdahaleden taraf olmamız her şeyden önce akla ve ülkemizin menfaatlerine uygun düşmez.