İran’a İlk Sözü Günahsızlar Söylesin

Abone Ol

İran’da son günlerde yaşanan bazı olaylara şahit oluyoruz. ABD ve İsrail’in sahiplendiği ve açıklamalarıyla desteklediği bu olaylar, yeni baharların habercisi gibi. Dün çatışmaların merkezi nasıl Suriye ise bugünde İran’dır. İran’ın Suriye gibi kaosa sürüklenmesi kolay olmayacağı muhakkak. Çünkü İran, bu coğrafyanın kadim ve güçlü bir medeniyet bakiyesine sahip devletidir. İran bu devlet geleneği ve duruşunun gerektirdiği gibi olaylara aklıselim ile yaklaşmayı başarırsa bu tezgâhın üstesinden gelecektir. Tezgâh diyoruz, çünkü bu olayları Mısır, Suriye, Libya gibi ülkelerde test etme şansımız oldu.

Tarih, sanki kopyala yapıştır gibi dünden bugüne taşınıyor. Dün bir olaya belli bir tepki verip yanlışa düştüklerini görenlerin, buna rağmen benzer bir olaya aynı tepkiyi vermelerine iyi niyetle yaklaşmak mümkün gözükmüyor. Suriye’de olayların ortaya çıkmasıyla birlikte hararetle çatışma ortamını destekleyen bazı aktivist ve hocaların bilerek veya bilmeyerek kime hizmet ettiğini, yüzbinlerce insanın ölümü, milyonlarca insanın mülteci durumuna düşmesi ve on binlercesinin sakat kalmasıyla görebildik.

Bu kişiler Suriye’de gerçekleşen çatışmaları, yönetimin zalimliğine atıf yaparak zulme başkaldırı olarak ifade etmişlerdi. Ama aynı kişiler gerek darbe dönemlerinde, gerekse Müslümanları tahkir edici yönetimlerin olduğu dönemlerinde kendi ülkelerinde böyle bir çatışmayı - haklı olarak - tercih etmemişlerdi. Hatta bazı hocalarımız, bırakın çatışmayı siyasi platformlarda bunu dillendirmekten bile geri durmuşlardı. Kendi ülkelerinde tedbiri ve itidali elden bırakmayan hocaların, mevzu Suriye olduğunda silahlı mücadeleyi teşvik eden söylemlerini anlamak güç. Bu durum aslında başkasının çilesi üzerinden kahramanlık yapmaktan başka bir şey değildir

Aynı hatalı duruşu İran’a yaklaşımlarında da görebiliyoruz. İran’da yaşananlar üzerine ülkemizde bazı kalem ve kelam sahiplerinin yorumları gerçekten ürkütücü boyutlara ulaşmış durumda. Bu durum bazı çevreler için kanaat önderi sayılabilecek öncü kişiler için de geçerli. Bir Müslüman devletin iç çatışmaya giden sürecini başka bir Müslüman ülke insanının sevinçle karşılaması zihinsel kırılmanın boyutunu bize göstermektedir. Müslümanlar arası bu derece kinlenmenin beslendiği kaynak bu coğrafyaya ait olamayacağı kesin.

Mezhepsel kaygılarla kurgulanmış İran karşıtlığını desteklemek için üretilen bir İran algısı var. İran’ı çıkarları için ümmetin geneline ihanet ettiğini ifade edenlerin, kendi ülkelerinin reel politik tercihlerini gündeme almaması ne kadar ümmeti öncelediklerinin bir göstergesidir. Hamasete alkış tutup diriliş efsaneleri üretenlerin, reel politik uygulamaları kendi ülkelerinde sineye çektiklerine şahit oluyoruz. İran’ın da bulunduğu bloka geçince ABD karşıtı bir dış politika izlediğimizi iddia eden yazarların İran’ın ABD ile iş tuttuğunu ifade etmeleri de ilginç.

Aynı şekilde “İran İsrail’den daha tehlikelidir” söylemi, Müslümanların enerjilerini tüketmeye dönük devreye sokulan mezhep eksenli yeni çatışma alanlarının oluşturulması içindir. İsrail’in varlığına ve zulmüne karşı durabilecek cesareti gösteremeyenlerin, bu korkaklıklarını gizlemek için İran’ı hedef tahtasına oturttuklarını görüyoruz.

Bunları dile getirirken İran’ın kusursuz bir devlet politikası yürüttüğünden falan bahsetmiyoruz. İran’ın da hataları ve sorunlu bakış açıları olabilir. Ama bu gerçek İran’a karşı yürütülen kampanyanın meşruiyetini sağlamaz. Bir Müslüman halkın mutsuzluğuna neden olan kaos ortamını sevinçle karşılamak, olaylara “oh olsun” mantığıyla yaklaşmak vicdan sahibi herkesi rahatsız eder. Şunu her zaman hatırda tutmamız gerekir, ortak düşmana sahip bu iki kadim toplumun birbirlerine karşı daha ihtiyatlı davranması ortak geleceğimiz için zaruridir.