Amerika ve İsrail‘in hedefindeki ülke İran. Hakkında hemen herkesin çok şey söylediği, Türkiye‘de rejim umacısı olarak kullanılan, son dönemde ise doğru bir manevrayla işgali sıradanlaştıran batıcıl virüsun karşısında Brezilya ve Türkiye tarafından koruma altına alınan, en azından saldırılacak ülke konumundan ‘meseleyi çözelim‘ parafına buyur edilen İran, acaba büyük bir saldırı tehdidi altında neler yaşıyor?
İran‘a, büyük gazetecilik başarısı olarak sunulan ‘baskı altındaki İran‘ gözlükleriyle bakmadık. İran‘ı biraz da sineması üzerinden değerlendirmek için gittik İran‘a. Tepeden inme de gitmedik İran‘a. Uçakla Tahran‘a konup, kendi önyargılarımız üzerinden toplumu değerlendirmeye alıp, yargılarımızı pekiştirme derdinde de olmadık. Sinema yazarımız Abdülhamit Güler‘le Ağrı Doğubeyazıt üzerinden girdik İran‘a. Sınırda herkes gibi işlemlerin bitmesi için saatlerce sıramızı bekledik. İran‘a girerken yabancı bir dilimiz yoktu. Sadece Abdülhamit‘in elinde bir Farsça- Türkçe sözlük vardı. Sınırdan Tahran‘a kadar Tebriz üzerinden on iki saatte Azeri Hüccet‘in taksisiyle yolculuk yaptık. Lüks otellerde kendimize yer ayırtmamıştık. Kimimiz kimsemiz de yoktu Tahran‘da. Bütün planlamalarımız ‘olağan‘ yollar üzerinden gelişecekti. Öyle de oldu. Birkaç gün kalır, genel geçer izlenimlere sahip olur geri döneriz diye düşünmedik. O yüzden tam yedi gün boyunca Tahran‘da kaldık. Hayli maceralı bir yolculuk oldu bu. Tahran‘da günleri günlere eklerken normalde bir gazetecinin ‘bunalacağı‘ sıkıntıları yanımıza yaklaştırmadık. Sanki uzun yıllar Tahran‘da yaşıyormuş gibi doğal, toplumun bir parçası olarak geçirdik günlerimizi. Bazen Türkiye‘nin beş on yıl gerisinde geziniyormuş gibi olduk, bazen de Türkiye‘den daha çok gelişmiş bir şehirde gezindiğimizi düşündük. Yolculuklarda çoğunlukla taksileri kullandık, ama metro kartı almayı da ihmal etmedik. Otobüslerde yolculuk yaptık. Kalabalıklar arasına karıştık. Arada konuşurken kullandığımız Türkçe cümlelere kulak misafiri olan Tebrizli Azeri kardeşlerimizle sohbetin devamını getirdik. Sohbetin ilk cümlelerini açan elbette ki Türkiye‘nin kardeşlerini koruyan onurlu duruşu oldu. Çoğu İranlı Türkiye‘yi sadece haritadan bilmiyor, ülkemize gelmişler, gelemeyenlerin gözlerindeki ışıltı ise bize Mavi Marmara‘nın dalgaları arasındaki dostluğu ve mazlumluğu getirdi. Bu arada Türk televizyonlarını izleyerek neredeyse bizim kadar Türkçe konuşan eleştirmen ve gazetecilerle karılaşınca şaşırmadık değil.
İran‘da neler yaşadık? Ne için gitmiştik İran‘a. Neler gördük, neler dinledik, bunları konuşacağız elbet. Bugün ilk söyleşiyle İran dosyasının kapağını açıyoruz. Millî Gazete‘nin kültür sanat sayfasının ısrarlı takipçisi iseniz göreceğiniz çok şey olacak. Gülmeyi unuttuğu iddia edilen ülkeden size bolca tebessüm getirdik. Çünkü Tahran‘da kaldığımız hafta boyunca yüzümüzden tebessümü hiç eksik etmedik. Eğer önyargılarında boğulanlara prim vermeden gördüklerimizi, duyduklarımızı, hissettiklerimizi bilmek istiyorsanız, Tahran yolculuğumuz başlıyor efendim. İzlenim yazılarımız ve söyleşilerin eşlik edeceği gezimiz önemli bir görüşmeyle başlangıcı yapıyor. Devamında ise birlikte şaşırmayı deneyebiliriz!





