Kendi değerlerimizle var olmadığımız sürece, başkalarının
değerleri ve bakış açısıyla yaşamak bizi biz olmaktan çıkarıyor. Biz, biz
olabilmemiz için öncelikle kendimiz olarak var olmak zorundayız. Bizim, yani
uygarlığımız ve kültürümüzün varlığı bizi anlamlı kılar. Yabancı kültür ve
düşüncelerin bizde yer etmesi bizi, hiçbir zaman soylu bir insan yapmaz. Melez
olmaktan öte bir varlığa dönüştürür. Hiç olmaya sürükler.
Günümüz insanını genel anlamda tanıyabilmek için, hangi
düzlemlerde göründüğüne ve yaklaşımlarına bakılmalı.
Küresel kültür diye tanımlanan ve düşünülen şeylerin,
aslında bir kültür olmaktan çok, kaos ve karmaşa oluşturacak, insanlığı
kendinden uzaklaştıracak, kimliksiz, kişiliksiz birer varlık olmalarına itecek
varlık olmayan bir nesne, bir durum. Müslümanım diye bildiğiniz ve tanıdığınız
insanların hal ve davranışları Müslümanca olmaktan öte bir şey görüngüsünde.
Her durum ve oluşa bir bahane bulan, kendine göre yol açan, yol bulan bir
anlayış var ortada.
Bireyin vicdanı diye bilinen olgu bulunduğu ortam ve hâl
ile uyumlu. Aslında vicdan, sanıldığı gibi hiç de adil ve gerçekçi olmayan bir
şey. Batılıların vicdanı katliamlar karşısında suskun ve hatta haz alıyor.
Müslümanları birbirine kırdırıyor, karşısında oturup seyrediyor. Bosna olayında
göz göre göre Batı vicdanı suskun kaldı. Yüzbinlerce insan toplu kıyıma uğradı.
Bu bir savaş olmaktan öteye geçti.
Suriye olayında bilinçli bir soy kırım var. Egemen güçler
bu duruma her halükârda müdahalede bulunabilecekleri ve durdurabilecekleri bir
kaosa seyirci. İşine geldiği yerde anında olaya dâhil oluyor ve bir sonuç
alıyor.
Sürekli Batı ruhundan söz ediyoruz. Batı ruhu bugün
küresel olgunun asıl yüzünü oluşturuyor. Bu da her durumda kendini gösteriyor.
Örneğin Batı nın bir demokrasisi var. Bu, bir oyun gibi.
Kendi koşullarında kendi kurallarını koyarken bir sorun yok gibi görünüyor.
Müslümanlar üzerinde uyarlarken demokrasinin kuralları ve ahlaki tutumu
değişiyor. Kendi kurallarına göre bir seçim yapıyor kendi coğrafyasında.
Abede de olduğu gibi iki adaylı bir seçimde biri seçiliyor. Seçilen ezici bir
çoğunluk ile gelmiyor. Gelmiyor ama seçimlerden sonra da bir sorun çıkmıyor.
Bugün Mısır da yapılan bir seçimde ikili adaydan biri az bir farkla kazanıyor.
Ama bu, onların benimsediği biri değil. Onu gözden ve iktidardan düşürmek için
türlü oyunlar oynuyor, sonra da düşürüyor. Ardından da Evet sen seçildin,
ama Böyle bir soru imiyle bizim istediklerimizi karşılamıyorsun. Demokrasi
denen şey çoğunluk değil, benim arzu ettiğim azınlık diyebiliyor. 1991 Cezayir
seçimlerinde İslâmî parti %70 in üzerinde oy aldığı halde iktidardan düşürüldü.
Batı vicdanı buna sessiz kaldı. Filistin de Hamas seçimleri kazandı, onlar
meşru kabul edilmedi hiçbir zaman. Batı vicdanı ve demokrasisi denen şey budur.
Batı vicdanı öldürücü silâhlar üretiyor. Sadece insanı
değil bütün canlıları öldüren silâhlar. Batı vicdanı Hiroşima da hiç sızlamaz.
Yahudilere soykırım yaparken de sızlamaz. Müslümanların soyunu kuruturken de
sızlamaz. Hele Müslümanlar söz konusu olunca sınır tanımaz. Hadi diyelim ki
kendine yakın bulduklarına karşı günah çıkarır, pişman olur. Ama Müslümanlar
söz konusu olunca kilisenin bir kuralı olan günah çıkarma denen şey akla bile
gelmez.
Batı vicdanı vicdansız. Tüketim üzerine kurulu ve
kurgulu. Afrika yı iliklerine kadar sömürür, orada yaşayanların bir deri bir
kemik kalmasına da göz yumar. Batı vicdanı, canavarları kendisi türetir,
besler, onu kullanabildiği kadar kullanır, sonra da bir sinek gibi ezer atar.
Batı vicdanında vicdan diye bir şey yok. Sadece kendisi
var. Bir hırıstiyanın burnu kanayınca dünyayı ayağa kaldırıyor. Yüzbinlerce
Müslüman ölüyor kılı kıpırdamıyor. Çünkü kendisi öldürüyor ve öldürtüyor.
Batı vicdanıyla şekillenenler demokrasi der durur
dururlar, çırpınırlar. Kendileri dışındakiler iktidar olunca birden faşist
kesilebiliyorlar. Darbeci olabiliyorlar. Demokrasi, seçimler şu bu umurlarında
bile değil.