İnsanın yeniden sosyal keşfi

Abone Ol

Bugün, hem insanî, hem de toplumsal boyutuyla sosyo-ekonomik dengeler üzerine kurulmuş bir zenginleşme stratejisine duyulan ihtiyaç, her zamankinden daha fazladır. Ekonomik kalkınma gereğini ve refah toplumu oluşturmanın önemini hemen herkes kabul etmekle beraber, bu hedefe en sağlıklı bir biçimde nasıl kavuşulacağı üzerinde pek fazla kafa yorulmamaktadır. Kalkınmayı, sadece ekonomik ve maddî anlamda algılamanın geldiği nokta çıkmazdır. Üstelik zenginliğin yol açabileceği ahlâkî ve sosyal sapmalar üzerinde de ciddiyetle durulmadan sağlıklı bir kalkınmadan söz edilemez. Öyle ise sağlam bir sosyal dokunun garantisi olacak, millî ve manevî değerlerin korunmasıyla sağlıklı ve anlamlı bir ekonomik gelişme sağlayacak bir kalkınma anlayışı, günümüzün en temel meselesidir.

Bir milletin bütüncül bir kalkınmayı gerçekleştirebilmesi, sadece parayla, birtakım yapısal ve hukukî düzenlemelerle ilgili değildir. Yapılan araştırmalar, kalkınmada emek ve sermaye etkileşiminin beklenenden çok fazla karmaşık olduğunu göstermiştir. Mesela, Dünya Bankası nın gelişmekte olan ülkelere kalkınmaları için, geçmişte yaptığı maddî destek ve önerdiği yapısal reformların, işe yaramadığı ortaya çıkmıştır. Aslında sermaye denilen kaynak da kendi içinde çok çeşitlidir. Fizikî sermayenin yanında insan-ahlâk-bilim-kültür-tarih-medeniyet-maneviyat sermayesi (sosyal sermaye) gibi sermaye türlerinin her biri kalkınma için ayrı bir öneme sahiptir. Sosyal sermaye unsurlarının her birine aynı derecede önem veren bir devlet, halkın sosyo-ekonomik sorunlarına çözüm aramak maksadıyla bütüncül sosyal politikalarını uygularken, kendi ideolojik hükümranlığını topluma dayatmak yerine, örgütlenebilen ve örgütlenemeyen bütün sosyal kesimlerle işbirliği yapma gereği duymalıdır. Devletin, toplumdaki bu sosyal sermayeyi değerlendirmesi önem arz etmektedir.

Sosyal kalkınma ve sosyal adalet gibi üst hedeflere ulaşmak ise, toplumsal barışın uzun dönemli olarak temin edilmesiyle gerçekleşebilir. Sosyal politika boyutu olmayan kalkınma hedefinde, yoksulluğu önlemek veya sosyal adaleti sağlamak gibi bir kaygı yaşanmaz. Önemli olan sadece ekonomik büyüme ve millî gelirin artırılmasıdır. Bütüncül sosyal politikaların uygulanmasını engelleyen her siyasî ve ekonomik sistem, netice itibariyle zenginlerin daha zengin ve fakirlerin daha da fakirleşmesine yol açar. Dolayısıyla kapsamlı bir sosyo-ekonomik kalkınma, sosyal politikalar araçlarıyla (sosyal güvenlik, sosyal hizmetler, kamusal sosyal yardım, sosyal teşvik vb.) ancak gerçekleştirilebilir.

Yoksulluk ve işsizlik gibi sosyo-ekonomik sorunlar, sadece maddî izahlarla, hatta gelir dağılımdaki eşitsizliklerle bile açıklanamayacak kadar çok karmaşık ve katmanlı sorunlardır. Bu sorunların tahlili ve çözümü, sosyal bilimlerin multi-disipliner yaklaşım ve bütüncül sosyal politikaların katkılarıyla mümkündür. Kalkınma bu anlamda, sosyal adalet, sosyal koruma, sosyal sermaye, sosyal barış gibi toplumsal bütünleşmeyi ve millî birliği sağlayan unsurlarla birlikte sosyal siyaset kapsamında yeniden ele alınarak uygulanmalıdır. Bu uygulamalar, insanın yeniden sosyal keşfine yolculuğun adımları olacaktır. Bu açıdan, sosyo-ekonomik gelişmelerin riskli yönleri göz önünde bulundurarak, sosyal politika alanında teorik ve pratik düzeyde yol gösterici bilgiler üretmek niyetiyle yola çıkılma vakti gelmiştir.  Yerel yönetimler bu uygulamalar için birer pilot bölge durumundadır.

Sosyal sorunların çözümünde kendini sorumlu hisseden ve etkin bir rol üstelenmek isteyen toplumun bütün kesimleri, taklitçi, maddecî, seküler ve pozitivist bir sosyal siyaset anlayışı yerine, millî, manevî, bütüncül ve toplumun temel değerleri ile uyumlu sosyal stratejiler geliştirmeyi hedeflemelidir. Güncel sosyal sorunlara etkin çözüm önerilerinde bulunurken, güncelin arkasında gizlenmiş gerçekleri ortaya koyacak, eleştirel değerlendirmelerde bulunmaya itina gösterilmelidir. Bu yeni "sosyal" açılım ve toplumsal hadiselerin karşısında kayıtsız kalınamayacağının bilinci ile somut olarak ortaya konacak bir sosyal sorumluluk projesi geliştirilmeli ve yerelde de uygulanma imkanı oluşturulmalıdır.

Toplumda sosyal bütünleşmeyi ve sosyal tekâmülü oluşturmak ve bunun için, sosyal sorumluluk duygusunu geliştirmek, gerek kamu alanında, gerekse sivil toplumda sosyal dayanışma ruhunu hayata geçirmekle başarılabilir. Sosyal ahlâk esaslarının toplumda geçerlilik kazanması yönündeki sosyal faaliyetler, başlatılan bu süreçte her geçen gün yeni gelişmeler kaydedecektir. Böylesi bir değişikliğin yaşanması; zenginlik, kâr, başarı merkezli anlayışın yerine, bilgi üretme, geliştirme ve yayma noktasında "değer kaynağı" olan insanın sosyal olarak yeniden keşfine daha çok gayret sarf edilmesini gerekli kılmaktadır. Biliyor ve inanıyoruz ki; gayret bizden olursa başarı asla gecikmeyecektir.