İnsanın inşası-1: İman yahut Teori-pratik ilişkisi

Abone Ol

1. Her bir toplumun inşasına sıfırdan başlamak gerekir. Bu da imanla ve put denilen her şeyden kurtulmakla başlar (putların ne olduğu ile ilgili olarak 7 Şubat 2017 tarihli “Bütün Peygamberler, üç temel esası emretmişlerdir” yazımıza bakabilirsiniz). Buna örnek olarak Hz. İsa’nın tebliği verilebilir. Hz. İsa Aleyhisselam’ın peygamber olduğu dönemde, Yahudilik diye bir din (tahrif edilmiş olsa da) mevcut idi. Oysa Hz. İsa, mevcudu dikkate almadan her şeye sıfırdan başlamıştır. Efendimiz SAV’den sonra yeni bir din gelmeyeceğine göre İslam’ın dikkate alınmaması söz konusu değildir. Fakat süreç içinde gelmiş olduğumuz nokta; mevcudu tamamen inkâr etmemekle birlikte; her şeye sıfırdan başlayarak, insanları yeniden inşa etmeyi gerektirmektedir. Zira başta iman ile ilgili meseleler olmak üzere İslam’ın birçok emri, doğru anlaşılma ve gerçek anlamda uygulanma imkânına tam olarak sahip değildir.

2. İmanda en ufak bir eksikliğe müsaade yoktur. Zira iman, bir bütündür ve en ufak bir eksiklik, bütünün diğer kısımlarını da etkileyecektir. Ayrıca iman insanın kendi özel âleminde olup biten bir şey olduğu için; herhangi bir dış şarta da bağlı değildir. Ayrıca zemin sağlam olmayınca bu zemin üzerine inşa edilecek her şey, zemindeki zayıf noktaların daha da büyümesine sebep olacaktır.

3. Bu yüzden teori ve planlar da eksiksiz ve mükemmel olmalıdır. Plan yapılırken şartlara göre yapılmaz. Plan, olması gerekene göre yapılmalıdır.

4. Oysa pratikte ve uygulamada bir takım yeter ve gerçekleşme şartları aranmaktadır. Bu yüzden de uygulamadaki ve ameldeki bir takım aksaklıklar mazur görülmekte ve

affedilebilmektedir. 

5. İşte bu yüzden imanın sağlam ve eksiksiz olması durumunda kulun diğer hataları, Mevlâ tarafından affedilmektedir. Zira insan, inancını yaşarken ya da planladığı yolda yürürken, kendi

elinde olmayan şartlardan dolayı bir takım yanlışlar yapabilir. Burada esas olan, nihai anlamda yolun sonunda neyin hesaplandığı ve neyin amaçlandığıdır. 

6. Meselenin bir başka yönü ise; imanın eksik olması durumunda amelin de bir amacının olmadığıdır. Zira insanın gidecek bir yönü yoksa gitmiş olduğu yolun doğru ya da yanlış olmasının anlamı yoktur. Fakat gidecek yerimiz belli ise; eninde sonunda yanlış yoldan dönme fırsatımız vardır. Bu yüzden imanı olmayan kişilerin amelleri anlamsızdır. Zira bu insanların amelleri, geçici ve anlamsızdır. Değişkendir ve istikametsizdir.

7. Sonuç olarak; imanın gerçek anlamda yerleşmesi önceliklidir ve herhangi bir şarta bağlı değildir. Bunun yanında bireysel ibadetlerimizin de bir sırası ve şartı yoktur. Zira namaz, Mekke döneminde, iman ile ilgili gelen ilk ayetlerle birlikte emredilmiştir.

8. Fakat toplumsal uygulamalarda yeter şartlar ve tedricilik şartları aranmaktadır. Bu durum bütün mevcut kurallar için geçerlidir. Örneğin insanlara hırsızlığın kötü ve yasak bir iş olduğunu bildirmeden, hırsızlık cezası uygulamak adil olmadığı gibi insanların karınlarını doyurmadan veya onları hırsızlığa iten diğer zorlayıcı şartları ortadan kaldırmadan da hırsızlık cezası uygulamak, zulüm olarak kabul edilebilir. 

9. Meselenin bir diğer yönü ise, bir tek toplumsal kuralın, tek başına uygulanmasının anlamlı ve kolay olmayacağıdır. Örneğin öldürme olaylarının önüne gerçek anlamda geçebilmek için hırsızlık suçunun da gerçek anlamda uygulanması gerekmektedir. Zira masum bir insan, hırsıza karşı kendini korurken, istemeyerek de olsa katil durumuna düşebilmektedir. Buna örnek olarak herkesçe bilinen ve anonim hale gelen Köroğlu destanı verilebilir. Burada tabi ki eşkıyalığı özendirecek değiliz. Aslolan nizam ve kanunlardır. Fakat Bolu beyinin zalim olması ve devletin Bolu beyine güç yetiremiyor olması da, en az Köroğlu’nun eşkıya olması kadar üzülmemiz gereken bir durumdur. 

10. Bu yüzden içki, zina ve kumarın haram oluşuna dair ayetler, Medine döneminde nazil olmuş; örtünme de yine Medine döneminde farz kılınmıştır. Çünkü iman gerçek anlamda oturmadığı ve toplum temel bir ahlaki düzeye getirilemediği durumda; bu gibi emir ve yasakların uygulanması, ancak gösterişten ibaret olacaktır. İnsanları inanmadıkları şeyleri yapmaya zorlamak; onları şahsiyetsizliğe, ikiyüzlülüğe, yalancılığa ve hatta ihanete sürükleyebilmektedir. Ya da bu olumsuz durumlar yaşanmasa bile; imanın gerçek anlamda yetişmediği ve şahsiyet kazanamamış birinden, tam anlamıyla verim alabilmek mümkün değildir. 

Tarihi değiştirenler, bir avuç inanmış insanlardır. Bir avuç da olsa inanmış, ne ettiklerini bilen, şahsiyetli insanlar…