İnsan çevresiyle de bilinir. Her muhitin, her şehrin,
kasabanın, köyün, mahallenin ve aile çevresinin kendine özgü ruhu var. İnsan
karakterleri çevrelere göre farklılık arz ediyor. İnsan bunu kendi köyü ve
mahallesiyle gözlemleyebilir.
Dışarıdan gözlemlerken de bunu fark eder. Şehirlerin yani
her şehrin insanının ortak bir ruhu var. O bölgenin doğası da insan üzerinde
etkilidir. Hayat ve geçim koşulları zor olan çevrenin insanı daha dirençli,
inatçı ve başarılı olur. Bir çevrenin insanı gittiği yeni bölgelere kendi
ruhunu da taşır.
İstanbul, bu anlamda aldığı göçle çok ruhluluk arz
ediyor. Her semtin insanı birbirinden farklıdır. Geçmişte farklı kültürlerin
insanlarının odaklandığı bölgeler diğerlerinden ayrılırdı ruh bakımından.
Üsküdar ve Kadıköy örneklerini verebiliriz. Yan yana olan bu iki belde
birbirinden çok farklıdırlar. Üsküdar ın bazı semtleri de birbirinden ayrılır.
Çiçekçi, Aziz Hüdai çevreleri sırt sırta vermelerine karşın farklı dünyalara
aittirler. Merkez ile Bağlarbaşı semtleri de öyledir. Karacaahmet Mezarlığı
çevresi insanı daha dikkatli, hayata daha temkinli, daha kaderine razı bir
özellikte. Ölümle hayat arasında bir yerde duruyor.
Bu, İstanbul geneli üzerinde düşünüldüğünde çok
belirginleşir.
Her semt kendi sınırlarında yaşayan insana ruhunu verir.
Mütevazı bir hayat içinde olan insanlar alkolün çok tüketildiği alanlara
gittiklerinde ürkerler, tedirgin olurlar. Birahaneler, barlar, eğlence
merkezlerinin yoğunlaştığı bölge insanı sınırları aşar. O bölge içine giren
insanlar onlardan doğal olarak etkilenirler.
Eyüp, Üsküdar, Fatih, Eminönü nün belli kesimleri
bunların en belirgin olanları. Eyüp çevresi Eba Eyüb el-Ensari ile ruh kazanır,
zengin bir ruha sahip olur. Oraya gidildiğinde insan kendisine çeki düzen
vermek durumunda kalır. Sevgili Efendimizin en yakın arkadaşlarından birinin
yanına edeple varma duygusu uyanır insanda. Sur içinde bulunan sahabeler oraya
ayrı bir güç verirler. Üsküdar Aziz Mahmut Hüdai ile donanır. Bu ruhta gözü ve
kalbi olanlar gittikleri semtlerde manevî büyüklerin mekânlarına varırlar. Her
çevrenin bir manevi büyüğü var. Bundan nasipsiz olanları var elbette.
Manevi ruhtan uzak duranlar maneviliği veren olgulardan
uzak dururlar. Camisiz semtlerde bu çok belirgin. Örneğin batıcı ruha sahip
olan sekülerler, burjuvalar, camisiz yerleri tercih ederler. Semtlerinde cami
olmasını da istemezler ve hatta direnirler. Bilirler ki gerek cami ve gerekse
manevilik veren olgular o semtlerde belirince değişim başlar. Bir ara, İzmir e
gitmiştim kordon boyunda, sahil boyunca, bira veya alkol dolu koca kupa
bardakları görünce ürpermiştim.
Bohemliği, rahatlığı ve hatta insanı aşırılığa götürecek
çevrelerde bulunan insan ciddi anlamda o ruhtan beslenir ve kendi özünden
uzaklaşır. Bundan üç yıl önce Yazarlar Birliği ile İstanbul Büyükşehir
Belediyesi nin ortaklaşa düzenledikleri Edebiyat Mevsimi programında İstanbul
ve öykü konulu panele katıldığımda Sait Faik örneği üzerinde durmuştum. Sait
Faik henüz Beyoğlu - Pera civarında değilken yazdığı öykülerde çok sıcak bir
ruha sahip olduğunu, ama Beyoğlu çevresine girdikten sonra bunun değiştiğinin
üzerinde durmuştum. O anda bunu yadırgayanlar olmuştu. Öykülerine bu bakış
açısıyla bakıldığında alkolün nasıl belirginleştiği fark edilir. Abede den ve
İngiltere den gelen iki bilim insanı bayanla aynı sofrada bulunduk. Sohbette
bunu bana sordular. Onlar açısından bu pek dikkat çekici bir unsur değil. Benim
dikkatim ile baktıklarında bir farklılık olduğunu söylediler.
Aynı masada Orhan Pamuk da gündeme geldi. Nobel Ödülü
almış bir yazarın burada nasıl göründüğü üzerinde duruldu. Doğrusu onu bir
yabancı olarak tanımladım. Bu yabancılık eserlerinin ruhunda daha belirgin.
Sanki eserleri bir başka dünyadan tercüme edilmiş gibidirler. Türkçe yazılmış
olmaları onları bütünüyle bu ruha ait kılmıyor.
Beyoğlu ve çevresi özlemi içinde olanların sanatlarına bu
her haliyle yansır. O ruh kendisini onlara doğaçlama kabul ettirir. Orada
bulunan insanlar onların dili ve üslubuyla konuşurlar. Tepkileri,
bencillikleri, başıboşlukları, aşırılıkları, sınır tanımazlıkları, günaha
eğilimleri doğallık kazanır. O çevrelerde bulunarak modern sanat icrasında
bulunanlar kendileri için bahaneler üretirler. Ruhlarının eğilimlerini orada
yaşamak isterler.
Bu toprağın ruhu, insanı olmak kendine ait özgülükler
taşır. Müslüman olmak bir erdem. Bu erdemi en üst düzeyde yaşamak da, daha
özgün ve daha fedakârlık gerektiriyor. Müslüman olma bilinci ve duygusu insanı
daha güçlü ve farklı kılar.