Ülkelerin huzurlu bir yönetimde, insanca yaşanabilir yerler olması için ülke yöneticileri, ülke yönetim kademelerinde bulunan yetkili kişiler o toplumlarda temel olarak beş şeyi sağlamalılar. Canın korunması, aklın korunması, neslin korunması, dinin korunması ve malın korunması. Hangi inanışa sahip olursa olsun, ülke yönetimleri, hangi coğrafyada yaşarlarsa yaşasınlar bu beş konuda ülke insanına hizmet sunamazsa o toplumda işler aksar. Kargaşa, kaos yaşanır. İnsanca yaşayabilme imkânı kalmaz. Çoğu zaman da peygamberlerimizin hicret ettiği gibi başka yerlere göç ederler. Ki yaşadığımız çağda çok farklı sebeplerle insanlar kendi doğup büyüdükleri ülkeleri, coğrafyaları terk ediyor. Canları, akılları, nesilleri, inançları ve malları talan edildiği için. Bu beş konu için yapılacak gerekli çalışmalar kesinlikle referanduma, birilerinin oy çokluğuna başvurularak sağlanmaz. Bunlar her insanın doğuştan getirdiği haklardır. Ve yönetimler, insanın insan olmaktan sahip olduğu bu temel hakları korur.
Yukarıda saydığımız beş madde, zaten Allah’ın biz aciz kullarına kurtuluş, selamet, barış ve nizam olarak gönderdiği İslam’ın sağlamaya çalıştığı hususlar. Allah, yarattığı kullarının “insan” olabilmesinin, insan kalabilmesinin gereği olarak beş hususun korunmasını emrediyor. Peygamber Efendimiz’in ve sahabe efendilerimizin çok kısa sürelerde çok geniş topraklara hükmedebilmesinin temelinde, gittikleri topraklarda bu beş şeyi garanti etmeleri gelmektedir.
Erbakan Hocamızın ve Millî Görüş’ün kendine hedef olarak sloganlaştırdığı “Yaşanabilir Bir Türkiye” sözünü bu beş madde çerçevesinde değerlendirince tam olarak anlaşılıyor. Millî Görüş’ün 1969 senesinden beri siyasi alanda gerçekleştirmek istediği hedeflerden birincisi, ülkemizin yaşanır bir hale gelmesi. Ülke vatandaşlarının hepsinin insan olmaktan getirdiği bu beş temel hakkının teslim edilmesi. Millî Görüş’ün hükümet ortağı olduğu zamanlarda yaptıklarına/yaptırdıklarına baktığımızda da insanımızın insanca yaşamını temin edecek projeleri hayata geçirmeye çalıştığına şahit oluyoruz. İstihdam artıran işler, fabrika üreten fabrikalar, yerinde üretim, hakça dağılım, milli ve manevi değerlerinin yaşanması için gerekli koşulların sağlanması, ülke içinde ve dışında “hak” merkezli barış toplumunun kurulması, vatandaşını devletle, devletini komşu ülkelerle ve Müslümanların bulunduğu coğrafya ile tanıştırma, inancından dolayı zulme uğramış âlimlerin hapislerden kurtarılması (1974’te kurulan koalisyonda yapılanlara ufak bir bakış, sözlerimizi daha anlaşılır kılar), Batılılaşma hikâyesi ile köklerinden koparılmak istenen milletimize şanlı tarihini ve sorumluluğunu hatırlatması, bir avuç rantiyecinin rahatını sağlamak için değil çalışanın, işçinin, emeklinin, memurun, çiftçinin, hayvan yetiştiricisinin, küçük işletme sahiplerinin kazanması için çözümler getirmesi ve uygulaması… Millî Görüş’ün hem iç politikada hem dış politikada hem ekonomi alanında dile getirdiği konuların esasında bu beş temel insan hakkının korunması ve hayata uygulanması olduğunu görüyoruz.
Gelelim günümüz Türkiye’sine… Erbakan dönemi ilk maaşını çeken emeklinin “bana maaşı fazla vermişsin hanım kızım” diyerek bankaya döndüğü dönemden şimdilerde o emekliler daha ucuz ve para olarak daha uygun ekmek alabilmek için Halk Ekmek kuyruklarında kalan ömrünü geçiriyor. Yaşı yetmişleri aşmış büyüklerimiz, günlük iaşesini kazanabilmek için çöplerden kâğıt toplayarak geçimini sağlamaya çalışıyor. Emekli olduğu halde tam da hayatı yaşayacağı zamana erdiğini düşündüğü çağlarında eczane kuyruklarında piyasada bulamadığı ilaçların peşinde koşturuyor. Emeklilerin durumu böyle de, halkın diğer kesimleri farklı mı? Asgari ücretli okula giden çocuğunun beslenme çantasına koyacağı yiyecekler hakkında her gün gerim gerim geriniyor. Çünkü yumurtanın kolisinin fiyatı aldı başını gidiyor. Üreticiler, girdilerin artışından mal üretemez halde. Hayvan bakıcıları, hayvanlarının yem ihtiyacını karşılayabilmek için ellerindeki hayvanları bir bir satıyor. Çiftçi desen hakeza, ürettiğini satamıyor, satsa da girdilerinin karşılayamıyor. Artık alışveriş dükkânlarında etiketler yazılmıyor. Çünkü sabaha ne olacağı belli değil. Ülkedeki ekonomik kriz her kesimi vurdu. İnsanımız nereden hangi tasarrufu yapacak şaşırmış durumda. Doğalgazı kapatsa odun/kömür ayrı pahalı. Doğalgazı açmasa evde çoluk çocuk hasta olacak, ayrı masraf… Yani yirmi senenin sonunda geldiğimiz nokta hiç de iç açıcı değil.
Diğer konular ise artık evlerimiz bile insanca yaşamak için güvenli yerler değil. Ekonomik krizin artması sebebiyle ülkede hırsızlık, gasp üst seviyelere çıkmış durumda. Her gün onlarca hırsızlık olayı haberleri ajanslardan akıyor. “Hırsızlar asılı çamaşırları bile çaldı.” Tarih boyunca başka insanlara huzur, adalet götüren bir milletin ülkesinde böyle işlerin meydana gelmiş olmasının sebepleri iyi düşünülüp değerlendirilmeli. Üçüncü sayfa haberleri diye verilen haberlerin içeriğine burada yer vermeyeceğim. Açıp okunacak meseleler değil ama her gün yaşıyoruz. Eskiden filanca ülkede olmuş denilen kötü olayları kendi sokağımızda yaşıyoruz. Canımızın, malımızın bir değeri yok. Aklımıza Allah mukayyet olsun.
İnsanın en temel hakkı olan inanç meselelerimiz ise hâlâ birilerinin inanmış insanlar üzerinde havuç-sopa denkleminde tutulduğuna da şahitlik ediyoruz. Evet, hepinizin tahmin ettiği konu başörtüsü meselesi. Başörtüsü, yıllardır bu ülkenin gençlerinin ömrünü yiyen bir konu oldu. Hepimizin evinde bu meseleden mağdur olan bir yakınımız muhakkak var. Bu mesele iktidar tarafında yasal güvenceye alınmadan çözülmüş durumda. Ama bu konudan mağdur olanlar “Acaba başkası gelse yeniden eskisine döner miyiz?” korkusu ve endişesi ile yaşıyor. Oysa iktidar Anayasa profesörü Kamalak’ın dediği değişikliği yapsa hiçbir şekilde kargaşa ve kavga olmayacak. Bu meseleyi en başından söylememize rağmen iktidar destekçileri “daha ne istiyorsunuz” diyorlardı. İşte yine bu konudan insanlar gerginliğe itildi. Şimdide muhalefetin eliyle başörtüsü oyuncağı alınan iktidar “referanduma gidelim” diyerek, insanların en temel hakkı inandığı gibi yaşama hakkını insanlara oylatacak. Aslına bakılırsa bu bir nevi Allah’ın ayetini oylatma çalışması. Buradan şunu sormak tarihi görevimiz! Avrupa Birliği zinanın suç olmaktan çıkarılmasını istediğinde, “Bizim vatandaşlarımızın çoğu Müslümandır. Bunu ben referanduma götürmeliyim” mi dediniz? Yoksa Pazar günü olmasına rağmen Meclis’i bir telefonla toplayıp Avrupa Birliği’nin istediği zinayı suç olmaktan çıkardığı yasayı geçirdiniz mi?
Tabii ki ikincisi oldu. Kimseye danışmadan aile kurumunun temeline dinamiti böylece koydunuz. Milletimizin nesli koruma hakkını elinden aldınız.
Dinî temele dayalı hiçbir konu birilerinin referandumuna konulamaz. İkiz Yasaları hemen Meclis’ten geçiren iktidar, başörtüsünü referandumun içine koyamaz. Bu en büyük insan hakları ihlalidir. Mustafa Kamalak Bey’in dediği gibi basit bir şeklide çözülecek meseleyi referanduma taşımak başlı başına aymazlıktır.
Ülkemizde insanın en temel beş hakkını sağlamak konusunda büyük sorunları olduğu günümüzde bu hafta sonu Ankara’da yapılacak olan Saadet Partisi Olağan 8. Büyük Olağan Kongresi büyük önem taşımaktadır. “Yaşanabilir Bir Türkiye” için devlet adamı ve gerçek siyasi lider olan, Erbakan Hocamızın yol arkadaşı Temel Karamollaoğlu, önemli deneyimleri olan devleti, milleti ve dünyayı tanıyan nadir siyasi şahsiyetlerdendir. Karamollaoğlu, yeni nesillerin “gerçek siyaset nasıl yapılır”ı görmesi açısından ülkemiz için önemli bir fırsattır. Saadet Kongresi “Yaşanabilir Bir Türkiye, Yeniden Büyük Türkiye ve Yeni Bir
Dünya” hedefini gerçekleştirmek için önemli taşlardan biri olacaktır.
Ülkemizde insanca yaşayabilmek için Millî Görüş, Saadet Partisi iktidarı şarttır.