Psikoloji alanında basit gibi gözüken bir tespit vardır. Buna göre insan, çoğunlukla niyet ettiği, düşündüğü şeyden farklı hareket eder, davranışta bulunur.
Bunun üzerinde çok yönlü bir tartışma başlatılabilir. Öncelikle, niyet ya da düşünülenin aksine hareket etmek, insanın kendini ana hatlarıyla da olsa tanımamasından kaynaklanmış olabilir. İnsanın kendini tanıması söz konusu olduğunda, mesele daha bir dal budak salar, karmaşıklaşır, bir sorun mahiyetine dönüşür. Dönüşmüş olduğunu somut örnekleriyle tarihte görürüz. En önemli örnek Sokrates’tir ve zehir verilip öldürülünceye kadarki, temelde ahlaki olan mücadelesi, çabası insanın “kendini tanıması” tezinde odaklanır. Meseleyi bu kadar derinleştirmek, belki her insan için anlaşılır değildir, ortak bir payda sağlamak da uzun zaman isteyebilir.
İlkeleri, öncülleri, ölçüleri ve değerleri bildirilmiş olan din alanında, daha doğrusu İslam öngördüğü çerçevede Allah’ı bilme ya da tanımanın şartı, insanın kendini bilmesi veya tanımasına bağlanmış ya da ilişkilendirilmiştir: “Kendini bilmeyen, Allah’ı da bilmez.” Bu çerçevede insanın kendini bilmesi için açık, somut, kesin öncüller söz konusudur ve bunlar Allah tarafından bildirilmiş ilkeler, ölçüler ve değerler olarak kayıtlıdır. Dolayısıyla niyet ve düşüncesinin muhtevası hareketlerinde tezahür edecektir. Mahiyeti ve niteliği belirtilen tek bir Allah’a inanma ve buna bağlı inanç ilkelerine iman merkezde olmak şartıyla bunlara uygun hareket ettiği sürece kendini tanıması imkan dahiline girebilecektir.
Peygamberimizin; “Ben güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim” sözü, burada meselenin özünü açıklar. “Güzel ahlak” niyet ve düşünceyle hareketin tam uygunluğu halinde gerçeklik kazanır, daha doğrusu bu tam uygunluğun sağlanmasıyla “güzel” nitelemesi anlamını bulur. O da “tamamlamak üzere” olunmasını şart koşar. Allah Rasulünün (SAV) tam “güzel ahlak”ın yaşayan örneği olduğu hususunda en küçük bir tereddüt bile söz konusu değildir. Daha elçilik ile görevlendirilmediği dönemde bile, ahlakın temel erdemleriyle donanmış olduğunu tarihten biliyoruz. “Emin”, sözüne ve hareketine tam güvenilen bir kişiliktir. Doğruluk, dürüstlük, vefa, fedakarlık, diğerkâmlık, sadakat, haya ve iffet vb. erdemler “emin” olma erdeminde mündemiçtir.
İnsanın kendini tanıması “güzel ahlak” kişiliğini kurmasıyla doğrudan ilişkilidir ve hayatın çeşitli alanlarında bu kişiliğin tezahürü gereklidir. Ticarette, siyasette bu kişilik ortaya çıkıp gerçekleştikçe, insan “güzel ahlakı tamamlama” mücadelesine de katılmış demektir.
Çeşitli yazılarda “siyaset” ile “iktidar” olgusuna dikkat çekmek, sanıldığının aksine bunların kaynak ve mahiyet bakımından farklı olduklarını ihsas ettirmeye özen göstermiştik. Bir çaba, mücadele, dolayısıyla “güzel ahlak”ı gerçekleştirme alanı olarak siyaset ayrı bir değeri ifade eder. Ahlaki olgunlaşmanın, “güzel ahlakı tamamlamak” üzere olmanın imrenilecek bir mücadele sürecidir. Buna karşılık, “iktidar” olgusunu insanın kendini tanımasına değil, çoğunlukla kendine yabancılaşmasına “ayartan” bir güdüdür. Diğerkâmlık değil bencillik, tevazu değil kibir, böbürlenme ya da halkın deyimiyle “kubarma”, emin olma değil korku ve güvensizlik salma, vefa değil ihanet, adeta “iktidar”ın semirmesini sağlayan besinleridir.