Her fert doğuştan belli haklara sahiptir. Bu haklar
ferdin içinde yaşadığı toplum tarafından koruma altına alınır. Ancak hakların
korunması noktasında, kültürel farklılıklar etkili olmaktadır. Nitekim Batı
hukukunda kişinin başkalarına zarar vermediği sürece istediğini yapması
özgürlük olarak değerlendirilirken, İslam da kişinin sadece başkalarına değil
kendisine zarar vermesi de engellenmektedir.
Dinimizde hakların anlaşılması ve kullanımını adalet
ilkesi ile birlikte ele alınmıştır. Hangi ideolojiye sahip olursa olsun her
insanın mal, ırz, inanç ve can güvenliğinin sağlanması esas alınır.
Kişilerarası ilişkilerde adalet prensibi ile hareket edilir. Emek veren kişinin
emeğinin karşılığı verilir. İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır (
Necm, 39)
Hak ve özgürlüklerin sağlanabilmesi için fertlerin
görevlerini hakkıyla yerine getirmeleri gerekir. Sorumluluk bilincinin temeli
ise ailede atılır. Çocuk ailede sorumluluklarının ne olduğunu öğrenir ve buna
uygun davranır.
Hakların ihlali ister ailede toplumsal bazda olsun kaos
ve huzursuzluk sebebidir. Dünya üzerinde dökülen bütün kanların, katledilen
insanların ve sömürülen emeğin nedeni hakların ihlalinden başka bir şey
değildir.
İslam ilk geldiği günden itibaren fertlerin haklarını
merkeze almış ve vicdanlara şefkat ve adalet filizleri ekmiştir. Güç
odaklarının hükümranlık kurmaya çalıştığı bir toplumu sevgi toplumuna
dönüştürmüştür.
İslam orduları fethettikleri topraklara girerken bölge
halkının haklarını titizlikle korumuşlar ve onlara kendilerini ifade etme
özgürlüğü tanımışlardır. Hz. Peygamber Medine de İslam a tabi olmayan gayri
Müslimlerin haklarını da korumuş ve onların kendi kültürlerini yaşamalarına
fırsat vermiştir.
Rabbimiz insanı üstün bir konumda yaratmış ve onun
haklarını koruma altına almıştır. Fakat her çağın şer güçleri, zayıflar
üzerinde hükümranlık kurarak adaleti katletmişlerdir.