İnsan bu nefret karşısında ne yapsın?

Abone Ol

Elindeki tornavidayla öldürdüğü adamın cesedini delik deşik ederek parçaladı. Sonra hıncını alamadı ve parçaladığı cesedin üzerine asit dökerek ateşe verdi. Sonra da “Esad’a karşı gelenlerin sonu işte budur” diye haykırdı dişlerini sıkarak. On sekiz, bilemedin yirmi yaşındaydı.

Bir diğeri elindeki kamayla mısır biçer gibi uçurdu adamın kafasını. Kafası kesilen adamın elleri bağlıydı. Kafayı kesenin ise kendinden geçmiş gibi bir hali vardı. “İşte” dedi, “Ey Esad, işte senin de sonun bunun gibi olacak.” Onun da yaşı on sekiz, bilemedin yirmiydi.

Dört yıldır bunlara benzer binlerce görüntü izledik Suriye’den. Yüzlerce katliam, binlerce yıkım, on binlerce bomba, yüz binlerce ölüm. Daha Bağdat ve Basra kendine gelememişken, asırlarca İslam medeniyetinin bir başka yıldızı olan Bilâd-ı Şam’ın da yıkılışı.

Elin İngiliz’inin bir asır önce çizdiği sınırları hepimiz kabul ettik. Sınırlar zihinlerimizde çizildi önce. Hâlbuki Kudüs’te, Bağdat’ta, Kerkük’te, Şam’da, Halep’de, Humus’da, Gazze’de, Kâbil’de ölenle; İstanbul’da, Antep’te, Ankara’da, Maraş’ta ölen arasında bir fark yoktu aslında.

Bağdat ya da Basra yanarken İstanbul seyrediyorsa, Kâbil ya da Şam yanarken Ankara alkış tutuyorsa, o ateşin bir gün gelip bizi de yakacağı muhakkaktı.

O sınırları zihinlerimizden kaldırmadan, onların acısını yüreklerimizde hissetmeden, onların dertleriyle dertlenmeden, hiçbirimizin bu belalardan azade olamayacağı açıktı.

Bense geçmişte de böyleydi diye avutuyorum kendimi.

Kâbil’in Habil’i öldürdüğünden beri böyle. Yüzlerce ve belki de binlerce peygamber şehit edildiğinden beri böyle. Nuh tufanından beri böyle. Sodom ve Gomore’den, Âd ve Semûd’dan beri böyle. Hazreti İbrahim ateşe, Hazreti Yusuf zindana atıldığından beri böyle. Hazreti Zekeriya’nın şehadetinden beri böyle. Oğlu Hazreti Yahya’nın başı kesildiğinden beri böyle. Hazreti Peygamber Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin canına kast edildiğinden beri böyle. Efendimizin soyunun kurutulmak istendiği günden beri böyle; Kêrbela’dan beri böyle. İki sahabenin birbirine kılıç çekip, birinin diğerini öldürmek istediği dehşetli zamanlardan beri böyle.

Cengiz’in bir saatte bir milyon insanı katlettiği günden beri böyle. Haçlı’nın Kudüs sokaklarını kan deryasına çevirdiği günden beri böyle. Endülüs’ün nehirleri kan kırmızı aktığından beri böyle. Sırf derisi kızıl diye milyonlarcasının katledildiğinden beri böyle.

Sırf derisi siyah diye milyonlarcası köle tutulduğundan beri böyle.

Çanakkale’den, Sarıkamış’tan, Yemen’den, Galiçya’dan beri böyle. Sözde İstiklal(!) Mahkemeleri’nden beri böyle. İskilipli Atıf’lardan, Erbilî Esad Hazretlerinden beri böyle. Bir bombayla saniyeler içinde yüz binlerin buharlaştığı günlerden beri böyle. Saraybosna’dan, Grozni’den, Gorazde’den beri böyle.

Kâbil yakıldığından beri böyle. Bağdat yıkıldığından beri böyle. Basra harâb edildiğinden beri böyle. Halep’ten, Humus’tan, Sabra’dan, Şatila’dan beri böyle. Urumçi’den, Patani’den, Arakan’dan beri böyle.

Ve Kudüs... Kudüs esir olduğundan beri böyle.

Yeryüzü kirliydi zaten, bozguncuydu, zarardaydı insan. Ancak iman edenler, salih amel işleyenler ve birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesna! 

Büyük adamlar küçük hesaplar

7 Haziran akşamından beri ülkenin siyasi bir krize sürükleneceği ve hatta kaos planlarının devreye sokulacağı belliydi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, açılış adı altında AKP lehine yaptığı seçim mitinglerinde, “400’ü verin bu iş huzur içinde hallolsun” şeklindeki sözlerinden, başımıza nelerin geleceği anlaşılmalıydı. Yetmiş yedi milyon Anadolu insanının tümünü temsil etmesi gereken Erdoğan, seçim mitingleri boyunca sözüm ona milletin tarafında olduğunu söylüyordu.

Peki, millet kimdi AKP’ye oy vermeyenler sahiden de milletten sayılıyor muydu On üç yıldır suni gündemlerle kamplara ayrılan, “Ergenekoncu”, “Balyozcu”, “Paralelci”, “İrancı”, gibi tanımlarla birbirine düşürülen millet, bu millet değil miydi

Eğer AKP’ye oy vermiyorsanız, bu yaftalardan herhangi biriyle yaftalanmanız an meselesiydi. Fakat iktidar ve yandaşlarının nezdinde “NATO’cu” olmanın hiçbir sakıncası yoktu. Hatta bin yıllık vatan toprağımız gayet pervasızca “NATO toprağı” sayılabiliyordu.

Aslında milletin kamplara bölünmesi ve o kamplar üzerinden kısa vadeli seçim yatırımları yapılması çok da şaşılacak bir şey değildi. Çünkü Erdoğan’ın siyasi kariyeri zaten büyük oranda, içinde doğup büyüdüğü Milli Görüş hareketini dahi bölüp parçalama projeleri üzerine şekillenmişti.

Gelelim Başbakan

Ahmet Davutoğlu’na

Davutoğlu, AKP iktidarı öncesinde dış politika dendiğinde aklımıza ilk gelen bir kaç isimden biriydi. Fakat gelin görün ki on üç yıllık Erdoğan iktidarının en başarısız ve en çok yıpranan isimlerinden biri oldu. Davutoğlu on üç yıl boyunca bir yandan hürriyetine kavuşmuş Mescid-i Aksâ’da namaz kılacağımızı haykırarak nutuklar atmaya çalıştı, fakat öte yandan yaşadığımız hiçbir acı ve sıkıntıya da merhem olmayı başaramadı. İşte Suriye, Libya, Irak, Yemen, Afganistan ve Filistin başta olmak üzere, bütün bir İslam coğrafyasının hali ortadaydı. Davutoğlu bu on üç yıl boyunca İslam coğrafyası işgallerinden, Mavi Marmara katliamına kadar bir dolu olayda Birleşmiş Milletler ya da NATO’dan medet ummayı, Hillary Clinton’la çak çak yapmayı, John Kerry ile telefonda görüşmeyi ya da Batılı misafirleri gibi nasıl bacak bacak üstüne atabildiğini göstermeyi, büyük bir marifetmiş gibi anlatıp durdu. Başta Amerika olmak üzere Batılı devletlerin İslam coğrafyası üzerinde gerçekleştirdiği kirli emellere bırakın engel olmayı, hatta lojistik destekler sağlanarak ortak olundu.

Sözüm ona uzmanlık alanı olan dış politikada bile böylesine büyük hatalara düşen bir kimsenin, kıyısından köşesinden bile geçmediği siyaset adamlığında hepimizi çok daha büyük hüsranlara uğratacağı aşikârdı, doğrusu öyle de oldu.

Fakat bir de şu var; kontrol altında tutulması ve her yapıp ettiği denetlenmesi kaydıyla belki vasat bir belediye başkanı olabilecek bir adamın, sihirli değnekle yüzyılın liderliğine(!) kadar yükselebildiği bir ülkede, hoşgörün demiyorum ama Davutoğlu’nun siyasi acziyetini çok da kınamamak lazım efendim.