İnşaat İşleri

Abone Ol

Tarih boyunca yeşil otların büyüdüğü, yaban incirlerinin dallanıp budaklandığı, zaman zaman çocukların birikip oyunlar kurduğu, kedilerin köpeklerin oynaştığı, kıyı köşesinde mart ayının bereketini imlercesine kedi milletinin yavruladığı, kargaların birkaç yüzyıllık yaşam serüvenlerinde sekizyüzotuzüçbin küsur sorti yaptığı, kimi kuşların rızık diye buldukları ürünü ağızlarında daha fazla taşıyamamaya kanaat getirince çaresiz kalıp yere fırlattığı, belediyenin kadroya alınma dalgalarını kıl payı kaçırmış her an işten çıkarılma kaygısı taşıyan taşeron işçilerinin boş zaman değerlendirme bağlamında ara sıra uğrayıp yandan sarkmalı motorlu tırpanlarla otlarını biçtiği, fen işleri müdürlüklerince adı arsa olarak tanımlanmış ve bilcümle insanlara göre metruk arazi olan yerde günlerden bir gün bir sondaj makinası beliriverir. Arazinin tam ortasında toprağı döne döne delen kazığını titreye titreye çakmakla meşguldür. Böyle bir görüntüyle karşılaşıldığında arazi üzerine eylenebilecekler hususunda iş işten geçmiştir. Cümle alem bir araya gelip karşı çıksa, ruhsatlar, izinler, projeler iptal edilse, birtakım tanıdıklar devreye girse yine de oraya o bina dikilecektir. Nitekim birkaç gün içinde arazinin ortasında yerden bitmiş gibi ansızın beliriveren bir eder görünür. Habire eşmektedir vızıldayarak; çıkardığı toprağı avuç avuç damperli kamyonların römorkuna boşaltmaktadır. Kamyonlar gelip gider, çıkarılan toprağın nereye götürüldüğünü kimse merak etmez. Hangi kordon boyu doldurulmakta, hangi deniz aç gözlübetonseverler tarafından işgal edilmektedir kimseler bilmez.

Ata sporumuz olan iş makinası ve hafriyat kamyonu kombinlerini izleme bilinci dumura uğramıştır çoktan. Artık hiç izleyici yoktur toprak eşeleme işlerinde. İş makinası operatörü ve kamyon şoföründen müteşekkil iki adet aktör vardır. Bir de kazılmış, devredilmiş, örselenmiş, gönlü yaralanmış toprağın taze buğusu. Devrilen ağaçlar, kaçışan böcekler, karıncalar; toprağa karışan, darı bekaya irtihal eden ve özensiz defnedilen yeşiller… Sonra, bir beton mikseri gelir, kalıpçılar tarafından yerleştirilmiş tahtaların arasını ve alt zemini doldurur alabildiğine. Demirciler tarafından apar topar eğilip bükülüp yerleştirilen demirler dahi henüz kalbi betonlaşmamış harç arasında kaybolur. Demirler, göl ortasında küçük bir adacıkta yaşam mücadelesi veren yabani otlar gibi, kış ortası karatavuk yuvalanan çıltılıklar gibi kafası dışarıda kalmış halde bırakılır. Sonra yine demirciler gelip onlara bağlantılar atar, demirden iskeletleri yükseltir. Kalıpçılar kalıbını çakar, betoncular betonunu döker, betondan bir blok halinde yükselir gider.

Bütün bu bina dikme serencamında yapı sahiplerinin esamesi okunmaz. Farklı gruplarda, farklı iş alanlarında işçiler boy gösterir. Etnik olarak ekseriyetle Kürt, kısmen Türk, genel olarak Afgan, son zamanlarda çoğunlukla Arap garibanlardan oluşan betoncular, demirciler, kalıpçılar, sıvacılar, tesisatçılar, boyacılar kapı – pencereciler grup grup gelip işlerini icra ederler. Hiçbiri asıl patronu görmemiştir, tanımayacaktır. Bina dikme eylemi esasen mülk sahibine has bir şeyken kendisi hiç görünmez, el sürmez, işçiler eliyle inşaat gerçekleşir. Mülk sahibi inşaat bitinceye değin, belki inşaat bittikten sonra da dikilen binanın içini dışını hiç görmeyebilir. Ama işçiler yaptıkları binayı en ince ayrıntısına kadar santim santim bilirler. Bazıları inşaat sürmekteyken, çevirdikleri bir odada yatıp kalkar. Binanın kullanım hakkı bir nevi inşaat bitinceye kadar işçilerin, inşaat bittikten sonra yeni sahiplerinindir. Zaten yaptıkları binadan, siteden bir tek daire edinemeyeceklerini, bu binaların ‘elit’ insanlar için yapıldığını, bittikten sonra yanına bile yaklaşamayacaklarını adları gibi bilirler. O an ihtiyaçları olan bir lokma yiyecek, ailelerine gönderecek üç beş kuruş harçlıktır. Çoğu zaman ödeme alamaz, haliyle muhatap olamadıkları işverenle değil, arasıra uğrayan müteahhitle kavga edip dururlar. Konunun bariz örneği 2016 yapımı Babamın Kanatları isimli Kıvanç Sezer filminde görülür. Çalıştıkları toplu konut şantiyesinde geleceklerine dair hiçbir fikirleri olmayan, ailelerine yaşam adına ne bırakacaklarını bilmeyen ve yaşamları kadar ölümleri için de muhatap bulamayan inşaat işçilerini, iş kazalarını, istismarı başarılı şekilde beyaz perdeye yansıtır. Genel olarak inşaat işçisi sendikadan anlamaz, anlasalar da sendikalar bugüne değin karşıtlıklar ve sürtüşmeler dışında bir işlerine yaramamıştır. Aldıkları işi bile sanki ağır bir torpil dönüyormuş havasında, rica, minnet, kayırma gibi faktörlerle güya binbir dalavereye maruz kalarak edinirler. Müteahhit yahut ustabaşı tarafından “Bu işi kovalayan dolu insan varken ben sana güvenerek, yaptığın işi beğendiğim için seni tercih ediyorum” muamelesi görmek mümkündür. 

Mülk sahipleri, patronlar, müteahhitler hariç inşaat işleriyle kimse abad olmamıştır işçi bağlamında. Maddi imkan sahipleri bir yerde kendi elleri kirlenmesin diye tahrifatı bir başkasına işletiyor gibidirler. Toprağı imha etmekten ibaret olan beton işleri, muktedirler eliyle garibanlara işletilen bir tahribattır. Nihayet bir cinayet için gariban, muhtaç, dünyadan habersiz bir tetikçi bulur, cinayeti ona işletirseniz elleriniz kirlenmez. Musa’ya öykünür gibi bembeyaz ellerle piyasa yapıp, icabında milleti temsil etmek için adaylığınızı koyarsınız. Bu memleketin değil insanından, toprağından dahi nefret ettiğinizi kimseler bilmez.