Gündem

İnanmak, seçkin yaratılmış olarak kalmanın ilk adımıdır

İnanmak, seçkin yaratılmış olarak kalmanın ilk adımıdır

Abone Ol

İnanmak, basite alınamayacak muhteşem bir kuvvettir. İnanmak, müthiş bir anahtardır. Bilgiye açılan kapının anahtarı... Bilgi ile dünyanın sınırları aşılır... İnanmak sevgidir. Sevmeyen inanamaz. İnanmadan sevmek olmaz. İnanmak fedakârlıktır... İnanmadan fedakârlık olmaz...

Oğuz Çetinoğlu: İnsanoğlu, ‘seçkin yaratılmış‘ olarak dünyaya gelmiş olmakla birlikte, (genelleme yapmamış olmak için bir kısmı diyelim), zaman içerisinde seçkinliğini kaybediyor. ‘Seçkin yaratılmış‘ olarak kalmak ve kendini geliştirerek daha mükemmele ulaşmak isteyenlerin, sâhip olmak için çalışacakları vasıflar nelerdir?

Prof. Dr. Mehmet Zeki Kuşoğlu: İnsana en çok yakışan haslet, şüphesiz inanmaktır. İnanan insan, seçkin yaratılmış olarak kalmanın ilk adımını atmış demektir. ‘Hiçbir şeye inanmıyorum‘ diyen de hiçbir şeye inanmadığına inanmıştır. İnanmak, basite alınamayacak muhteşem bir kuvvettir. İnanmak, müthiş bir anahtardır. Bilgiye açılan kapının anahtarı... Bilgi ile dünyanın sınırları aşılır...  İnanmak sevgidir. Sevmeyen inanamaz. İnanmadan sevmek olmaz.  İnanmak fedakârlıktır... İnanmadan fedakârlık olmaz...

İnanan insan güzeldir, seçkindir. İnanmak insanın kendi içine doğru genişlemesi, derinleşmesi, kökleşmesidir. İnanmak seçkinliği korumak, mükemmele gidiştir. İnanmak saadettir. İnsanoğlu inandığı kadar vardır. İnandığı kadar güçlüdür. İnsanoğlu, imansız yaşamaktansa, imanla ölmeyi tercih etmelidir.

Birçokları imandan sonraki sıraya ibâdeti koyar. İmandan sonra insana yakışan en büyük meziyet; adâlet ve samimiyettir. İbâdetini adâlet ve samimiyetle yapmayan insan, gösterişe, riyâya sapmış demektir. Gösteriş ve riyâ için kılınan namazın, tutulan orucun, ifâ edilen haccın, verilen zekâtın... Allah indinde değeri yoktur. Adâletsiz yoldan elde edilen kazançla, hacca gidilmez, zekât verilmez.

Mutluluğun sırrı beraber çalışıp beraber bölüşmektir

Çetinoğlu: Fakirlik ve câhillik... insanı zelil duruma düşüren iki unsur. Bu zilletin suçu kime fatura edilebilir?

Kuşoğlu: Önce, insanın kendisine fatura edilmelidir. Sonra da miras yoluyla zengin olarak dünyaya gelip de fakiri korumayanlara. Onu daha çok sömürmeye çalışanlara. Zengin doğanlar, Allah‘ın lütfu ile zengin olduklarını, kazancında başkalarının hakkı olduğunu bilmeliler, ona göre hareket etmeliler.

Yanlış hareketler sebebiyle günümüz dünyasında işverenin işçiyi köle, işçinin işverenini sömürücü olarak görmesi gibi çarpıklıklar yaşanmaktadır. Bu çarpıklıklar sebebiyle işçi grev yaparken davul zurna eşliğinde halay çekiyor, bazen nafakasını temin ettiği işyerini tahrip ediyor, yakıp yıkıyor. İşçi olmasa patronun, porton olmasa işçinin olmayacağı idrak edilemiyor.

Çetinoğlu: Bir kitabınızda, mutluluğun sırrını bildiğinizi îmâ ediyorsunuz. Bu sırrı okuyucularımızla paylaşır mısınız?

Kuşoğlu: Çalışma hayatında mutluluğun sırrı, berâber çalışıp berâberce bölüşmektedir. Paylaşmak insanı mutlu eder. Büyük ve sevilen olmak insanı mutlu eder. Vermeden büyük olunamaz. Bilgi, para, sevgi, ilgi... bir şeyler vereceksiniz ki büyük olasınız.

İnsan nefsi ile kavgalı, çevresi ile barışık olmalı. Mutlu olmak için nefsi ile giriştiği kavgadan galip çıkmasını bilen insan mutlu olur. Mutlu olmak için bir yol da budur.

Çetinoğlu: Toprağa anam dersin, dönüp yüzüne tükürürsün tekerlemenizden her halde üzerinde yaşadığımız toprağımıza nasıl baktığımızı ve ne kadar sâhip olduğumuzu mu anlatmaya çalışıyorsunuz? Toprak ve insan ilişkisi hakkında neler söylemek istersiniz?

Kuşoğlu: İnanç ve töremizde toprağa verdiğimiz değer çok büyüktür. Ancak uygulama alanında hiçbir varlık gösterememiş, aksine toprağa hoyrat davranmışızdır. İlgisizliğimiz sebebiyle her yıl, haddi hesabı olmayan sellerle toprağımız yok olurken, verimli arazilere bina ve fabrikalar yapıyoruz. Canlı toprak, ölü toprak hâline getiriliyor.

Dünü bilmek pek güç ama, eldeki mevcut bilgilerden hareketle yakın bir geçmişe kadar ecdadın bizlere bıraktıkları topraklarda ve üzerindeki mevcut eserlerde, mukayeseli tarih bilgilerimizi yokladığımız zaman, onların gerçekten bizlere benzemedikleri gerçeği ortaya çıkar. Yeşil ülkemizi çölleştiriyoruz. Bir kısım ülkeler de çölleri ağaçlandırarak ülkelerini yeşillendiriyorlar. Vatan, can vererek kan dökerek kazandığımız ve üzerinde yaşadığımız toprak parçası olduğu halde toprağımıza ne yapıyoruz?

Batılılar, devleti ‘ana‘ olarak vasıflandırırken, biz devlete ‘baba‘, vatana ‘ana‘ deriz. ‘Anavatan, Anayurt‘... bunlar Türk‘e has isimlendirmelerdir.

Biz; taşı-toprağı kurdu-kuşu... başka bir deyişle yaratılmışı Yaradan‘a saygımız sebebiyle seven, koruyan bir kültürden geliyoruz. Unutmayalım: Biz olmazsak o olur. Fakat o olmazsa, biz olamayız. Çünkü anasız evlat olmaz.

Çetinoğlu: ‘Yabancı dil öğrenmek‘ ve ‘yabancı dille öğrenmek...‘ Birincisine hararetle ‘evet‘, ikincisine kesinlikle ‘hayır‘ diyorsunuz. Neden?

Kuşoğlu: Kendi dilini ve medeniyetini öğrenmeden yabancı dille öğrenim görmek insanı, kendine yabancı ve öğrendiği dilin kültür ve medeniyetine hayran bırakarak, toplum değerleriyle sürtüşür hâle getirir. Zîrâ lisan, kültürle birlikte öğrenilen bir vakıadır.

Dil bilmek, elbette fazilettir, üstünlüktür. Dil bilmek, en başta kendi dışındaki medeniyetleri öğrenerek kişinin dünya görüşünü zenginleştirir. Ayrıca kendisini ve ülkesini tanıtma imkânı sağlar.

Kendi dilini ve dilinin zenginliklerini bilmeyen insanlar, öğrendikleri yabancı dilden dâimâ kendi dillerine aktarma yaparak dillerini bozarlar. Öğrendikleri yabancı dil, kendi dilinin önüne geçer. Bir insan ana dilini horladı mı, artık mensubu olduğu medeniyetle de bağı zayıflar ve zaman içerisinde tamamen kesilir. Adetâ, medeniyetini öğrendiği dilin (milletin), Türkiye temsilcisi olup çıkıverir. Hele o kişiler bir de üst düzey yönetici olurlarsa... onlar ayrana Coca Cola karıştırırlar.

Ahlâk sahibi insan, ayıp ve günahtan sakınır

Çetinoğlu: ‘Ahlâk‘ kavramını târif eder misiniz?

Kuşoğlu: İnsanın ‘iyi‘ veya ‘kötü‘ olarak nitelendirilmesine sebep olan mânevî vasıfları, huyları ve bunların etkisiyle ortaya koyduğu irâdeli davranışlarının bütünüdür. Genel kabul görmüş bir târife göre ahlâk; kendisine yapılmasını istemediği bir hareketi başkasına yapmamaktır.

İslam ahlâkının kaynağı Kur‘an-ı Kerim ve Peygamberimiz Hazret-i Muhammed (sav) Efendimizin sünnetleridir. İslam filozofları, ahlâk kavramını bu iki kaynakla zenginleştirmiş geliştirmişlerdir. Ahlâk sâhibi insan, ayıp ve günahtan sakınır. Ancak hayvanlar ayıp ve günah nedir bilmezler.

Polat: Sanat Tarihçi ve yazarlarımızın büyük bir kısmının, orijinal eserler yanıbaşlarında olmasına rağmen, onları inceleme cesâretini gösteremeyip, sanatımız için ikinci derecede kaynak olan yazılı eserleri tercüme edip veya ettirip, evvelki yanlışlara kendi yanlışlarını da ekleyip kitap v.b. şeyleri hazırlamaları topluma ne kadar faydalı olabiliyor?  Faturası ne oluyor?

Kuşoğlu: Dikkat edilirse cevap sorunun içinde. Ancak eser tahlili yaşanmışlıkla ilgilidir ve zamanında yazılması, incelenmesi gerekir. Aslında sanat târihçiliğimizin yaşı çok genç olduğu için bu sıkıntılar yaşanmaktadır. Yâni dünkü sanatımız dün yazılıp çizilmediği için sıkıntı vardır. Günümüz sanat târihçileri de günü yeterince araştırmıyor, bilenlerine danışmıyorlar. Zenaatla sanat arasındaki farklar dahi bilinmiyor. Ne yazık ki bu konular televizyonlarda nerede ise magazin programcılarının konusu olmuş. Konu yeterince anlaşılıp sâhiplenilmemiş. Söylenecek o kadar şey var ki!..

Çetinoğlu: Yıllarınızı harcadığınız araştırma ve eserleriniz kültür varlıklarımızı bugüne aktaran birer kültür ve kaynak hazineleri olarak yaşamaktadır. Türk Milleti‘nin Sanatkâr ve de Zenaatkâr hasletlerini yaşatabilme mücadelesi veren bir ilim adamı ve konularında uzman birisi olarak sanatlarımızın dünü ve bu günü hakkında neler söyleyeceksiniz? Bâzı kişiler, özellikle gençler... ‘zanaat‘ ve ‘sanat‘, ‘zanaatkâr‘ ve ‘sanatkâr‘ kelimelerini karıştırıyorlar. Bilmediklerinden olsa gerek. Öğretir misiniz?

Kuşoğlu: Dünkü sanatlarımızın konu başlıkları bile ilmî olarak ele alınmamış. Benim yazdıklarımın da ancak bir kısmı yayınlandı. İstikbâline gelince; istikbâli olsaydı dünkü sanatımız demezdik. Ama kötümser de olmamalıyız. Yapılan güzel şeyler de yok değil. Arkeolojik Türk sanatımız, Selçuklu ve Osmanlı Sanatları Târihi yazılmadı. Ancak bu yalnızca mimarî ve ona bağlı birkaç başlıkla geçiştirilmemeli.