İnanca baskı vicdanlara sığmadı

Abone Ol

TEK parti döneminde dine ve dindarlara yapılan baskı ve müdahaleler halkımızı tedirgin etti. Böyle bir uygulamaya kimsenin vicdanı kabul etmedi. Halk, bu sıkıntılardan çıkış yolları aradı. Hayatın tabiî olana dönmesi için fırsat kolladı. İlmi olan hocalarımız halka İslâm’ı anlatabilmek için çareler düşündü. Kur’an’ın kalplerden silinmemesi için çok ciddi sıkıntıları göze aldılar.

İlme ve ilim adamına sevgi halkın kalbinin derinliklerine kadar nüfûz etmişti. Çünkü, ilim ve irfanla kendimizi dünyaya tanıtmış bir milletin mensubuyduk. Yüz yıllarca İslâm’ın bayraktarlığını yapmıştık. Rabbimizin 99 esmasından biri “el-Alîm” -bilgisi her şeye kuşatan- (c.c.), 14 sıfatından biri de “ilim”di.

Peygamberimiz (s.a.v), “Beşikten mezara kadar ilim öğreniniz” buyuruyordu. Sahabelerinden Muaz bin Cebel (r.a) şöyle diyordu: “İlim, cehaletten ölen kalbleri diriltir; gözleri karanlıklardan nura kavuşturan ışıktır. İnsan bünyesine güç veren bir kuvvet kaynağıdır. “Kul ilimle ‘iyiler’ makamına yükselir, büyük dereceler elde eder. İlim tefekkürü oruç tutmaya denktir. Ancak, ilimle Allah’a ibadet ve itaat edilir. Allah’ı hakkıyla bilmek ilimle olur. Kişi, ilimle takvaya yükselir. İlimle akrabalık bağları kuvvetlenir ve onların hakları gözetilir. Helâl ve haram ilimle bilinir. İlim bir imam; amel ise onun cemaatidir. İlim ancak temiz kalbli insanlara nasip olur, isyankâr kalblerin ilimden nasibi yoktur.” (Ebu Nuaym, Hilye’t-ül Evliya, C. 1, Sh. 239)

Bu sebeple, Süleyman Hilmi Tunahan Hoca, takip ve baskınlardan yılmadan “İlim öğretmek için kaybedilecek vaktimiz yok. Mevlâ uykumuzu alsa da, geceleri de ders okutsak” temennisinde bulunuyor; görev ve sorumluluğunun ağırlığını ise şu sözlerle ifade ediyordu:

“Yarın hesap günüdür, Allahü Tealâ, “Süleyman! Verdiğim ilimle ne hizmet ettin, o ilmi sana kara topraklara göm, diye mi verdim ” derse, ben ne cevap veririm.” (http//www.tunahan.org)

Halk Dinine Sahip Çıkıyor

Yaşananlar, halk ve yöneticiler arasında büyük bir uçurum oluşturdu. Tabiî olanı bırakıp yasakları halka dayatmakla nereye varılabilirdi. Su sıkıştırılamazdı. Yüzde 71’i sudan oluşan insan da öyle. Zorlarsanız, mecrasından çıkarak tabii olmayan yöntemlerle çıkış yolu aramaya koyulur. Öyle de oldu. Bunu, yaşlı bir köylünün çözüm arayışını ortaya koyan şu anekdotla anlatalım:

“Mustafa Kemal, soğuk ve fırtınalı bir günde Bursa’dan İzmir’e gitmektedir. Manisa’ya yaklaştıklarında, önde eşeği, arkada kendisi yürüyen bir ihtiyara rastlarlar. Acaba bu kişi, böyle soğuk bir günde nereye gidiyor, diye merak ederler. Mustafa Kemal yaklaşarak sorar: “Baba, bu kış kıyamet gününde nereye gidiyorsun Soru soranı tanımayan ihtiyar: “Evlâdım, köylere giderek Elif-bâ (Elif cüzü), İlmihal, Namaz Hocası gibi şeyler satıyorum. Aslında sattığım da yok, çoğunu bedava dağıtıyorum” der. Mustafa Kemal: “Peki ama bu sana ne kazandırıyor Karnın doyuyor mu, eşeğinin karnı doyuyor mu ” diye sorunca: “Evlât, karnımız tam doymuyor olsa bile, başkasına avuç açmayacak kadar kendi geliratım var elhamdülillah!.. Kimseye de yük olmuyorum. Zaten ben bunu para için yapmıyorum. Bu işte hizmet var, sevap var. Hökümet Arap harflerini kaldırmış, Kur’an okumak bile yasaklanmış, diyorlar. Ben de çocuklarımız Kur’an okumayı unutmasınlar, diye Elif cüzlerini sevabına bedava dağıtıyorum” diyor. Bu cevap Atatürk’ün çok hoşuna gider ve kendisini takdir eder: “Haydi yolun açık olsun baba!..” der ve yola koyulurlar.

Mustafa Kemal, Manisa’da ilin ileri gelenleri ve öğretmenleri ile görüşür, yeni dönem için halka hizmette o ihtiyar kadar idealist olmalarını ister.” (Bayram Sarıcan, 1930’lardan Günümüze Bursa’da Dînî Hayat, Haz. M. Öcal, İstanbul 2003, sh. 89 - 90)

Zor Zamanda Kur’an Hizmeti

Yasakçı zihniyete rağmen milletimizdeki iman yok edilemedi. Kur’an sevdalıları zorluklar karşısında bir yolunu bulup sınırlı da kalsa İslâm’ı öğretme hizmetini sürdürdüler. “Volkan gibi lâv atmış, ne susmuş, ne sönmüşüm, / Ben bu iman yolunda çılgınlara dönmüşüm” diyen şairin ifadesiyle, milletimizin imanı derinden bir volkan gibi kaynıyordu. Bu çeşitten Kur’an âşıklarından biri de Gönenli Mehmet Efendi idi. Onun hizmetini talebelerinden Enver Baytan

Hoca’dan dinleyelim:

“Bizim, Hocaefendi’ye 1.5 sene talebeliğimiz var. Daha önce Gönen’de hafızlığımızı bitirdik, biraz tâlim gördük. Sonra babam bizi İstanbul’a getirdi. Geldiğimiz zaman Hocaefendi, Dülgerzâde Camii’nde imamdı. Orada bizi talebe olarak kabul etti. Babam sordu:

“-Çocuğu bırakıyoruz, masrafı ne olacak. Ne kadar para gerekiyorsa takdim edelim. Hocaefendi: “Geri dönecek paranız var mı ” diye sordu. Babam: “Var” dedi. Hoca da, “Siz dönün” dedi, “Çocuğu buraya bırakmanız kâfi. Biz gerekeni yaparız evvel Allah.”

Hocaefendi o tarihte bize 30 kuruş para verirdi. Her talebeye her gün verir, toptan da vermez ve kontrol ederdi. Kendisine yalan söylemek mümkün değildi. Farz edin ki yalan söylediniz, nasıl yakalar bilmem, ama mutlaka yakalardı. Hocaefendi, bu vazifeyi güç zamanda zorluklar içinde yürüttü.” (İzzet Ay, Gönenli Mehmet Efendi, sh. 117 -118)

Allah’ın vaadi var, “Mutlaka nurunu tamamlayacak.” İmtihan dünyasındayız. Kimisi ilâhî nuru söndürmeye çalışacak; cehennem yolunu tutacak. Kimisi, hak ve hakikatin önündeki engellerle mücadele edecek, büyük dereceler kazanacak. Ama kazananlar hep hidâyete tâbi olanlar ve hakkı üstün tutanlar olacaktır. Keşke, insanlar bu gerçeği anlayabilselerdi!