İnanç ve Direnç

Abone Ol

İnanç, yani iman bir nasip meselesidir. Bir mevhibe, bir

hidayet, bir lütuftur. Elbette birtakım vesileler, nasibin, hidayetin ya da

lütfun gerçekleşmesini kavramada görünür delil niteliğinde olabilir. Osman bin

Ma’zun (r.a) hazretlerinin hidayetine Allah Rasulü’nün (SAV) bir tebessümü

vesile olmuştu. Sadece bir tebessümleri! Sabahın erken bir saatinde Kabe’yi

tavaf etmek için yola çıkan Osman bin Ma’zun (r.a) hazretleri, yolunun

güzergahında oturur halde Allah Rasulü’yle (SAV) karşılaşır. Ve tebessümleri

onu “küfür”den imana geçiriverir. Vesile mi, yoksa hasıl olunan mı Vesileler,

sebepler dünyasıyla kuşatıldığı için insan, bazen bunların gerisindeki hakikati

kavramakta yetersiz kalır.

Vesileleri göz önünde tutarak imanın, inancın kabulündeki

nasip, hidayet veya lütfu, ihsanı, inayeti derinden kavramak, bunun başlı

başına bir nimet olduğunu özümsemek ayrıca bir haslettir.

Görünürde akıl ve iradenin kullanılması sonucu iman etme

haline erişiyor gibi görünüyor insan. Ama akıl ve iradenin temellendirdiği,

inşa ettiği bir olgu olarak değerlendirilmelidir insan. Öyle olsaydı imanın

mahiyeti, özü akıl ve iradenin sınırıyla kayıtlı hale gelmiş olurdu. Açıktır ki

iman, aklı da, iradeyi de kendi alanına, dünyasına, mahiyetine katarak yeniden

tanımlıyor, biçimlendiriyor, farklı niteliklere büründürüyor.

Kırk yılı geride bırakıp kırkbirinci yılına giren Millî

Gazete’nin, tıpkı bir insan gibi, bir kurum olarak kabullendiği, düstur haline

getirdiği temel ilke inanç olagelmiştir. İnancın muhtevasına bağlı kalınarak

tezahür ettirilen faaliyetlerin, etkinliklerin, tavır alışların ölçüsü de hep

ondan çıkartılmaya, devşirilmeye çalışılmıştır. Dolayısıyla inanç hayatın

içinde, dünyada bulunmanın, kısaca varolmanın faal, devingen bir kaynağı olarak

algılanmıştır. Deyim yerindeyse, inanç durağan, hareketsiz, dört tarafı çevrili

bir göl gibi değil, sürekli akar halde, çağıldar nitelikte bir ırmak

oladurmuştur. Bunu “bilinç” olarak niteleyebiliriz. Ya da daha açık ifadeyle

“cihat” şeklinde de tanımlayabiliriz. Rahmetli Erbakan Hoca, Millî Gazete’yi

inanç ve cihat bağlamında kavrayagelmişti. Görebildiğim kadarıyla

yöneticilerinden muhabirlerine, basım işlerinden dağıtıcı ve abonelerine,

özellikle yazarlarına bakışında, yaklaşımında bu kavrayış içten ve derinden kendini

duyuruyordu. “Biz partiyi Millî Gazete’ye haber olsun diye kurduk” mealindeki

sözünü böyle anlamak gerekir.

Millî Gazete’nin diğer bir özelliği ya da düsturu,

görülegeldiği üzere dirençtir. İnsanın kendi varlığını görünür kılmak için

gerçekleştirdiği bütün hatt-ı hareketinin özünde ve temelinde inanç yatar.

İnanan insan direnir. Hem kendi varlığını, hem o varlığı bağladığı inancın

tecellisi, tezahürü olarak etkinlikte bulunur. İnanç bu yolla bilinç, cihat

boyutu kazanır ve direnç şeklinde tezahür eder. Hakkın, doğrunun, iyi ve

güzelin anlatılması, anlaşılması, savunulması ve sürdürülmesi şeklinde

olabileceği gibi haksızlığa, batıla, kötü ve çirkin olana karşı da ortaya

konulur direnç. Kimi zaman direncin karşı oluş boyutuyla sergilenmesi

insanların, toplulukların, toplumun tepkisine neden olabilir. Çünkü insanlar,

topluluklar ve toplum ”alışkanlıklarından”, “önyargılarından”, “anlayış” ve

“tavırlarından” kolay kolay vazgeçmek istemezler. Denebilir ki, “tutuculuk”

insanların, topluluk ve toplumların “ikinci mizaçları”, “doğaları” gibidir.

Dolayısıyla buna hoş gelmeyen sözden, hareketten, tutum ve davranıştan gayri

insiyaki rahatsızlık duyarlar. Sözgelimi AB’nin ve ABD’nin, özellikle İslam

dünyasına yönelik politikalarının amacının emperyalizm olduğunu söylemekle

kalmayıp buna karşı direnme bazı insanlarda tedirginliğe yol açabilir. Daha

birçok örnek verilebilir. Millî Gazete’nin direnç özelliği burada anlam

kazanmaktadır. Nice kırk birlere!