İmtiyazların Gölgesinde Bir Zirve

Abone Ol

Modern dünyanın insanlığa sunduğu en büyük vaadi hiç kuşkusuz dünyayı daha güvenli, daha adil ve daha yaşanabilir bir yer kılmaktı. Aydınlanma felsefesinden bu yana evrensel hukuk, insan hakları, egemenlik haklarının korunması ve refahın adil paylaşımı gibi kavramlar, mevcut uluslararası sistemin idealleri olarak sunuldu. Ancak insanlık tarihi bizlere, kurucu sistemin idealleri ile gerçekliğin birbirinden ne kadar uzak olduğunu gösterdi. Küresel ölçekte barış ve huzur getireceğini iddia eden mevcut sistem, geride bıraktığımız yüzyılda insanlığı iki büyük dünya savaşıyla yüz yüze bıraktı. Dahası; yüzlerce bölgesel savaşa, binlerce iç çatışmaya, bitmek bilmeyen terör eylemlerine, işgallere ve vicdanları sızlatan insani dramlara zemin hazırladı, hatta çoğunu bizzat kendisi besledi.

Bugün geldiğimiz noktada net bir şekilde görüyoruz ki; güvenliği tesis etmek, adil paylaşımı ve refahı sağlamak, bireysel ve toplumsal özgürlükleri teminat altına almak iddiasıyla kurulan mevcut sistem bu amaçlarından uzak bir seyir izlemekte. Tüm halklara, toplumlara ve devletlere adil ve güvenli bir ortam sunmayan, zayıfın özgürlüğünü güçlünün ihtirasından korumayan, küresel refah pastasından herkesin hak ettiği payı almasını engellemek üzerine kurulu bu sistem, aslında insanlığın en temel sermayesi olan barış ve huzurlu bir şekilde bir arada yaşama iradesini yok ediyor.

Mevcut sistemin vaat ettikleri ile gerçekler arasında görülen bu uçurumu tek başına sistemin başarısızlığı olarak göremeyiz. Aslında sorun kurucu iradenin neyi amaçladığındadır. İkinci Dünya Savaşı ile kurulan küresel sistemin asıl amacı gerçek anlamda barışı tesis etmek değil, imtiyazlarını sürekli kılmaktır. Bu sistemin süreklilik arzusu küresel barışı merkeze almıyor. Asıl arzu, kendi lehlerine olan güç ve menfaatin sürekliliğini sağlamaktır.

Bu hafta ülkemiz, küresel çatışmanın yoğun olduğu zaman ve coğrafyada önemli bir küresel kuruluş olan NATO zirvesine ev sahipliği yaptı. Küresel barışa hizmet ettiğini iddia eden bu kuruluşun sicilinin ne kadar bozuk olduğunu hepimiz biliyoruz. Zirvede çekilen aile fotoğrafları, yapılan cafcaflı açıklamalar, meydan okumalar, geliştirilen stratejiler ve alınan kararlar bu coğrafyada kanayan yaralarını görmezden geliyorsa; hepsi de hükümsüzdür. Bizim açımızdan bu kuruluşun varlık amacı yok hükmündedir. Çünkü bir tarafta ittifak içi dayanışmadan, terörle mücadeleden ve ortak değerlerden bahsederken; diğer tarafta devlet terörü uygulayan, bebekleri katleden bir yapıya sessiz onay vermek, NATO’nun meşruiyet zeminini kendi elleriyle yok ediyor.

Gazze’deki soykırıma sessiz kalan, hatta bunu dolaylı veya doğrudan destekleyen küresel aktörlerin önemli bir kısmı, aynı zamanda NATO’nun kurucu ve yönlendirici omurgasını oluşturuyor. Bu insanlar Ukrayna Rusya savaşında gösterdikleri hassasiyeti Gazze’de Filistin halkı katledilirken gösteremiyorlar. Bu durum NATO’nun ve arkasındaki emperyalist aklının güvenlik tanımının evrensel değil, tamamen güç ve menfaat seçiciliğine dayandığının kanıtıdır.

Güvenlik ve huzur; birbirinden ayrılmaz iki esastır. Birinin olmadığı yerde diğerinin varlığı söz konusu olamaz. Eğer mevcut sistem kendi güvenliklerini diğerlerinin güvensizliği üzerinden inşa etmeye devam ederse, orada bir düzenden değil, büyüyerek devam bir kaostan bahsederiz. Bu kaos ortamı elbet bir gün ateşe odun taşıyanları da yakacaktır.