Bu iki kavram arasında sıkı bir bağ bulunmasına rağmen, iki kavramın mahiyet, nitelik ve işlevleri tam olarak anlaşılmış, yerli yerine oturtulmuş olduğu söylenemez. En azından son onlu yıllar Türkiyesinde iki kavramın mahiyetlerinin, nitelik ve işlevlerinin birbirine karıştırıldığı, bazan da kasıtlı bir şekilde böyle yapıldığı gözlemlenmektedir.
İman, bir şeye inanmak, doğru ya da hakikati ifade eden ve belli bir bütünlüğü taşıyanın kabul ve tasdik edilmesi, şeklinde açıklanabilir. İman edilen esasın, ilkenin, emir ya da yasağın kabul ve tasdik edilmesiyle işlem tamamlanır. Bu esasın, ilkenin, emir veya yasağın mahiyetinin oluşturulması kabul edenin irade ve gücüyle bağlantılı, sınırlı değildir. Dinin önerdiği iman esaslarını kabul eden ile onu reddeden farklı konumda değerlendirilir. İman eden mü min, reddeden, kabul etmeyen münkir olarak tanımlanır. Bu tanıma bağlı olarak, kabul ya da reddedenin varlığı, kişiliği, ilişkileri, toplumsal konumu, hak ve ödevleriyle yükümlülükleri farklılık arzeder. Mesela İslâm ın önerdiği Allah a iman ilkesini bir mü min, bir Animist, bir Yahudi ya da Hıristiyan inananının anlayışı doğrultusunda kabul etmez, etmesi beklenemez. Keza İslâm, ilke olarak domuz etinin yenilmesine cevaz vermediği için, bir mü min ve Müslüman, bir takım mülâhazalar sadedinde buna aykırı hareket etmesi beklenemez. Kuşkusuz İslâm ın emrettiği Allah a iman ilkesine aykırı hareket ile domuz etinin yenilemiyeceği yasağına uymama davranışı farklı yaptırımlara tabidir. Ancak iman etme ilkesinin mahiyeti iki olayda değişikliğe uğramış sayılmamalıdır. Diyebiliriz ki, iman etme olgusu kendiliğinden ve mahiyeti gereği bütünlük arzeder, değişim, farklılaşma, şartların varlığı onu belirlemez, sınırlandırmaz. Bir başka söyleyişle keyfiyet, yani nitelik özelliği mahiyetinin doğal bir tezahürüdür, dolayısıyla kemmiyet, yani nicelik özelliği onda aranamaz. Fakat imanın tezahür biçimi, derecesi her mü minde değişmez tarzda gerçekleşir, hükmünde de bulunulamaz. Sözgelimi Hz. Ebu Bekir (r.a.) de "sıddık", en sadık, en bağlı nitelikte tezahür ederken, Hz. Ömer (r.a.) de, "celadet", haksızlık ve adaletsizliğe karşı şiddetli öfke ve tepki biçiminde kendini gösterebilmektedir.
Ayrıca iman, mahiyet ve niteliğini zaman ve mekan şartlarından bağımsız olarak sürdürür. Bu bakımdan bir sabite, değişmez ve değiştirilemez ilkedir. Ahmet in imanı ile Mehmet in imanı, kabul ve redde konu olmak bakımından farklılık göstermez. Benzer şekilde zengin bir kimsenin mü minlik konumuyla, yoksul bir kimsenin mü minlik konumu ayrı mütalaa edilemez. Bunun toplumsal hayatta tezahürlerini ibadetlerin yapılma usul ve erkanlarını biçimlendirmesinde de açıkça gözlemlemekteyiz. Camide namaz kılmak için saf tutan kimselerin doğal yapılarının farklılığı (mesela vücutca sakat olup olmama), toplumsal statüleri (tüccar, esnaf, memur, yönetici, hoca, öğrenci, yaşlı, genç vb.) ve durumları, mesela, bilgin cahil olup olmamaları, farklı ırk ve kavime ait bulunup bulunmamaları hiç bir önem taşımaz. Görgü kurallarına uyup uymama da iman noktası nazarında birincil öncelik değildir, ama bir kültürel değerin uygulanmasına da engel oluşturmaz. Hacc ibadeti evrensel düzlemde daha çarpıcı somut bir örnektir.