İman, mümin, İlah ve Rabbın mânâları-İdarî düzenin önemi

Abone Ol

Her toplum bir düzenle idare edilir. Toplumda Hakk’ın hâkim olabilmesi, insanların huzur ve kardeşlik içinde yaşayabilmesi idare düzeninin hakka uygun olmasıyla mümkündür. Hakka uygun düzen, Allah’ın uygulamasından razı olacağını bildirdiği İslam düzenidir.

Allah’ın kitabına göre Mü’minler tek bir ümmettir. Ümmet umm kelimesinden gelmektedir. İmam da bu kökten türemiştir. Ümmet bir görevi yüklenmiş kendi içinde bir düzeni olan topluluktur. Yâni Ümmet öne düşen çeşitli insan gruplarını toplayan, kendilerine uyulan bir topluluk demektir ki, hepsinin önünde de bir imam, önder, lider bulunur. Bu şekilde hayra davet ve iyiliği emir, kötülüğü de men edecek bir topluluk ve liderlik oluşturmak Müslümanlara imandan sonra ilk dinî farzdır.  Bir başa bağlı, bir idare altında toplanmış, böyle bir topluluğun başındaki kişinin görevi de bütün toplumun hakka yönelik halde bulunmasına özen göstermek, onları iç ve dış maddî ve mânevî her türlü tehlikeye karşı koruyacak, huzur ve mutluluklarını sağlayacak tedbirleri almaktır. Müslümanlar bir İslâm devletinde yaşıyorlarsa bu şahıs devlet başkanı olur ve İslam ümmetinin birliğini temsil eder. Peygamberimizden (s.a.s.) itibaren son Osmanlı Padişahı olan Halifenin tahttan indirilip hilafetin kaldırılmasına kadar bu düzen yeryüzünde uygulanmıştı. Ancak bugün parça parça olmuş İslam âlemini bir araya getirip eski gücüne kavuşturmak, ırkçı emperyalizmin sömürüsünden kurtarmak için aynı biçimde yeniden teşkilatlanmak gerekir. Birbirinden ayrı altmıştan fazla Müslüman ülke ancak İslam Birleşmiş Milletlerini kurmakla tek ümmet gibi hareket edebilir. İslâm âlemini bu hedefe yönlendirmek de Milli Görüşçülerin bütün güçleriyle çalışmalarına bağlıdır. Milli Görüşçülerin tefrika yapmadan birlik ve beraberlik içinde bütün insanlığın zulümlerden, haksızlık ve sömürüden kurtulmasına vesile olacak bu çalışmayı yapmaları inançlarının gereğidir. Bu çok önemli bir görevdir. Allah bu görevi yüz aklığıyla başarmayı nasib etsin. Allah yardımcımız olsun.

Müslümanlar bir İslâm ülkesinde değil de lâik bir ülkede yaşıyorlarsa veya bir başka dine bağlı devletin vatandaşları iseler kendi aralarında, inançlarına uygun şekilde yaşayacakları bir birlik ve uyum içinde olmak zorundadırlar. Lâik devlet idarecileri Allah’ın emir ve yasaklarının uygulanmasına önem vermeyecekleri için Müslümanlar inandıkları gibi yaşamalarını sağlayacak şekilde aralarında bir gönül bağı oluştururlar. Erbakan hocamızın anlatışıyla her birimiz değişik gezegenlerden gelsek, bir de baksak ki hepimiz Müslüman’ız ilk yapacağımız şey bizi Müslüman olarak bir araya getiren Rabbimize iki rekât şükür namazı kılmadan önce aramızdan birini başkan seçip onun etrafında birleşmemiz  ve bir ümmet  olmamız arkasından da vaktin farzlarını yerine getirmemiz gerekir. Seçilen bu cihad emirinin verdiği, Allahın emir ve yasaklarına uygun olan her görevi yerine getirmekle mükellefiz. Allah ve Resulünün yoluna çağıran idareciye itaat Allaha itaattir.  

Düzenin olmadığı yerde anarşi olur. Diktatörlük dahil her türlü idarenin bir düzeni vardır. Demokrasi de bir düzendir. Ancak bu düzenlerin hiçbiri âdil olmadığından toplumlara huzur ve saadet getirememişlerdir. Dünyanın bugünkü, kan, gözyaşı, zulüm ve sömürü altındaki perişan durumu bu gerçeği göstermeye yeter de artar bile.

İnsanların huzur ve mutluluğu onları yaratanın koyduğu kurallara uymakla sağlanır. Bunun mânâsı İslamsız huzur ve saadetin olamayacağı gerçeğidir. Mü’min hem dünyada hem de âhirette huzur ve saadetin tek yolu olan İslam düzeninin dışında bir düzeni arzu edemez. İslam dışı bir düzenin uygulanmasını isteyemez. Uygulanmasına yardımcı ve destek olamaz. Aksi halde Allah’ın bildirdiğinin dışında bir çözüm istemiş olacağından zâlim olur. Mümin böyle bir duruma düşmekten özenle kaçınır.

Bir Mü’min La İlahe İllalah Demekle Allah’a Nasıl Söz Vermiş Olur 

İman La İlahe İllallah demekle başlar, Muhammedun Resûlullah’la tamamlanır. İmanın altı şartı bu iki cümlenin içindedir. İman etmenin ne mânâya geldiğini anlamak için önce ilah kelimesinin mânâsına bakalım.

İlah, emrine uyulan, kanun koyucu, kendisine kulluk edilen, her şeyden çok sevilen, ta’zîm ve tesbih edilen, kendinden yardım istenilen, rızası gözetilecek olandır. İman nimetiyle şereflenen insan Allah’a ilah kelimesinin gerçek mânâsıyla kulluk eder.

Allah’tan başka canlı cansız herhangi bir şeyi ilah edinenler ilah kelimesinde bildirilen bütün bu vasıflar o şeyde varmış gibi davranırlar. Ancak ilahlarının bir şeyi yoktan var edemeyeceğini, yaratma vasfının olmadığını, dertlere deva, hastalara şifa veremeyeceğini, rızık vermekten yoksun olduğunu da bilirler. Bütün bu gerçeklere rağmen batıl ilahlarına bağlılıktan vazgeçmezler. Dikkatle incelenirse bu bağlılığın gerçekte kendi nefislerine bağlılık olduğu anlaşılır. Zira o ilahlarını kendi iç dünyalarında, hayallerinde oluşturmuşlardır. Gerçekle hiçbir ilgisi yoktur.

Şimdi ilahın yukarıda sayılan vasıflarını teker teker inceleyelim.

Emrine uyulan, kanun koyucu olarak kabul edilen ilahın bütün emir ve yasaklarına uyulur, ona kulluk edilir. Bir insan âlemlerin rabbi olan Allah’ı ilah kabul ettiğini, şehâdet kelimesini söyleyerek açıklarsa, Kur’an’nın bütün emir ve yasaklarına uyacağına söz vermiş olur. Böyle olunca Mü’min, Âli İmran suresi, 103. âyetinde bildirilen:

“Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’ân’a) sımsıkı yapışın, tefrika yapmayın.” Talak suresinin 3. ayetinde bildirilen,

“...kim Allah’a güvenirse Allah ona yeter. Şüphesiz Allah, emrini yerine getirendir. Allah her şey için bir ölçü koymuştur.”

Âyetlerine inanır. Bu emirleri yerine getirmek için birlik ve beraberlik içinde tefrika yapmadan, ayrı baş çekmeden, ibadet aşkıyla çalışacağına söz vermiş olur. Ve verdiği bu sözün gereğini de yapar. Kendi istediğimi yaparım, istemediğimi yapmam diyemez.

Saf Suresi, 10,11,12. âyetlerinde Allah bize şunları bildiriyor:

“Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticâreti size göstereyim mi

Allah’a ve Resulüne inanır, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edersiniz. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.

İşte bu takdirde O, sizin günahlarınızı bağışlar, sizi zemininden ırmaklar akan cennetlere, Adn cennetlerindeki güzel meskenlere koyar. İşte en büyük kurtuluş budur.”

Bu âyetlere inanan Mü’minler, şuurlu kardeşleriyle birlikte hakkın hâkimiyeti için cihad etmek zorunda olduklarını bilirler. Ayrı gurup oluşturarak tefrika yapmanın, büyük bir vebal olacağına inanırlar. Ve inançlarının gereğini de yerine getirirler.

Nisa suresi 59. âyetinde bildirilen: “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e ve sizden olan (Allah ve Resulünün yolunda yürüyen) idarecilere de itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz, Allah’a ve âhirete gerçekten inanıyorsanız onu Allah’a ve Resûl’e götürün (yani müracaat yeriniz, Kur’an ve sünnet olsun) bu hem hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir.” (Nisa, 59)

Âyetine inanan Mü’minler birlik ve beraberlik içinde, Milli Görüş davasını yürütenlerle uyumlu olarak hakkı tebliğ görevini yerine getirmeye çalışırlar. Bu ilâhi emre uymayarak, nefislerinin arzu ettiğini, hoşlarına gideni yapanlarsa Allahı değil nefislerini ilah edinmiş olurlar. Nitekim Furkan suresinin 43. âyetinde de şöyle buyruluyor: 

“Hevâsını (Nefsini, arzularını) kendisine ilah edinen kimseyi gördün mü Sen (Resûlüm) ona koruyucu olabilir misin ”

Hadiste Peygamberimiz s.a.s. “Hevası (istek ve arzuları) benim getirdiğime tabi olmadıkça sizden hiç kimse inanmış sayılmaz” buyuruyor.

İlah emrine uyulandır. Allahın emrine uyan Allahı ilah edinmiştir. Nefsine uyan da nefsini ilah edinmiş olur. Allah c.c. nefsinin istediğini yapanı, çok açık bir şekilde nefsini ilah edinmiş kişi olarak bildiriyor.

Mümin aklına geleni, hoşuna gideni değil, kitap ve sünnette bildirileni yapar. Nefis terbiyesi çok önemlidir. İblisi, itaatsizliği, kendini üstün görmesi, nefsine uyması helâk etmiştir. Allah yolunun bütün büyükleri boyun bükerek, nefislerini alçaltarak tevâzu ile o makamlara ulaşmışlardır.   

Akşemsettin köse imiş. Genç bir delikanlı iken methini işittiği büyük veli Hacı Bayram k.s. hazretlerine teslim olmak terbiyesine girmek için ziyarete gider. Dergâha girip selam verir ve bir köşeye oturur. Kimse kendisiyle ilgilenmez. Talebeleri Hacı Bayram Veli hazretlerini dinlemeye devam ederler. Genç delikanlı da sessizce duvarın dibinde oturmaya devam eder. Hacı Bayram Hazretleri gelen gencin her hareketini ona belli etmeden izlemeye devam etmektedir. Daha kapıdan girerken ondaki cevheri keşfetmiştir. Sadık olup olmadığını imtihan etmek için onunla hiç ilgilenmiyormuş gibi bir görüntü içinde sohbetine devam eder. Yemek vakti gelir, sofra kurulur. Dergâhın hizmetini yapanlar yemeği, ekmekleri getirip müritlerin önüne koyarlar. Kapıdaki köpeklerin önüne de birkaç parça ekmek atıp ayrılırlar. Hacı Bayram Veli hazretleri Akşemsettini gözetlemektedir. Genç delikanlı ayağa kalkar kapıya doğru yürür, kendisine bir lokma ekmeği bile çok görenlerden uzaklaşarak çekip gideceği sanılırken, o kapının önündeki köpeklerin arsına oturur, elini köpeklere doğranmış bir parça ekmeğe uzatır. O anda Şeyh Hazretlerinin sesi duyulur. Yaktın beni köse ! Hacı Bayram hazretleri genç delikanlıyı, ilerde büyük veli Akşemsettin Hazretleri olacak genci çağırır, dizinin dibine oturtur. Ve onu büyük bir ihtimamla yetiştirmeye başlar.

Fatih Sultan Mehmed Hanın sarayına bu yolla mânevî sultan olunur. Kendini büyük adam sananlar, büyüklerine saygı göstermeyenler kaybederler, hayır kapılarını üzerlerine kapatmış olurlar. Nefis terbiyesi zannedildiğinden çok daha önemlidir.

Allah’ı her şeyden çok sevilen, hürmet ve tesbih edilen olarak kabul ettiğimizde kendisinden başka ilah olmayan ilahımızın emir ve yasaklarına uymayı her şeyin üstünde tutarız. 

Âyette Allah’ı seviyorsak ne yapacağımız bildiriliyor: “(Resûlüm) De ki eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve esirgeyicidir.” (Ali İmran, 31)

“Ümmetim dünyayı sevip âhirete tercih ettiği zaman kalbinden İslam çıkarılır. İslam’ın emirlerini anlatıp yasaklarından sakındırmayı terk ettiği zaman da vahyin (Kur’anın) bereketinden mahrum kalırlar.” (Tirmizi) Allahın ilahlığına inanan, Allah’ı her şeyden çok seven dünya ve içindekilerini değil Allah’ın sevdiğini sever. 

Peygamberimiz Hz. Muhammed s.a.s. de “Allah’ı size verdiği nimetlerden dolayı sevin. Beni de Allah beni sevdiği için sevin” buyuruyor. Peygamberimiz kendisini, “zat”ından, “kişiliğinden” dolayı değil, Allah kendisini sevdiği için, Allah’a kulluğundan dolayı sevmemizi bildiriyor. Bütün insanları da, en yakınlarımız da olsalar Allah’ın emirlerine itaati ölçüsünde severiz. Tevbe suresi 24. âyet bu gerçeği şöyle bildiriyor:

“De ki eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler size Allah’tan, Resûlünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fâsıklar topluluğunu hidâyete erdirmez.”

Analarımız babalarımız, oğullarımız kardeşlerimiz, hanımlarımız, hısım akrabamız dünyâ makam ve mevkileri Allah ve Resûlünden daha sevgili olamayacağına göre, kim olursa olsun Allahın Kur’anda bildirdiği emirlerine uymayanlara uyulmaz, böyle nefislerinin peşinde koşan kimseleri Allah c.c. yukarıda zikredilen âyette fâsıklar topluluğu olarak niteliyor. Böyle davrananlara itibar edilmez.

Bedir savaşı sırasında Hz. Ebû Bekir’in iki oğlundan biri Müslüman olmuş diğeri henüz Müslüman olmamıştı. İkinci oğlu da Müslümanlığı kabul ettikten sonra bir gün “Baba Bedir Savaşında ben seni gözlerimle takip ediyordum. Sen ne tarafa doğru gidersen seninle karşılaşmamak için ben ters tarafa doğru gidiyordum, deyince Sıddıkı Ekber de oğlum ben de gözlerimle seni arıyordum. Allah ve Resûlüne isyan eden benim oğlum da olsa, boynunu vurarak cezasını kendi ellerimle vermek istiyordum, diyor. Resûlullah s.a.s. buyurdular ki “Ebû Bekrin imanı bütün ümmete dağıtılsa hepsine kâfi gelir.” İşte iman budur. Allahı her şeyden çok sevmek böyle olur.

Sahabeler öyle dikkat ve ihlasla Allah’a kulluk ediyorlardı ki onların bu durumlarını işitenler hayretler içinde kalıyordu. Sahabelere (r.a.hum) kavuşamayan gençler sahabeyi görenlerden Hasan Basri r.a. hazretlerine sahabelerin nasıl kulluk yaptıklarını, nasıl ibadet ettiklerini sordular.

Hasan Basri hazretleri şöyle cevap verdi. “Siz onları görseydiniz onlara deli derdiniz. Onlar da sizi görselerdi size Müslüman demezlerdi.” Sahabenin Allah’a kulluktaki dikkat ve hassasiyetleri onlara deli dedirtecek kadar ileriydi. Bir şeye bütün kalbiyle yönelmek o işlin delisi olmakla mümkündür.

İnsanoğlu, Hak olsun bâtıl olsun neyi ilah edinirse, ilah edindiğine, ilah kelimesinin mânâsında bildirildiği şekilde bağlanır. Cahiliye devri müşriklerinin putlarını koruma uğruna canlarını vermeleri bunu gösterir. Bir insan güneşi, ayı, yıldızı, putları, hatta nefsini ilah edinebilir. İnsanlık tarihi bu sapıklıklara şahittir. Canlı olsun, cansız olsun, hatta insanın kendi nefsi olsun, herhangi bir şey ilah kabul edildiğinde o şeye ilahın tarifinde bildirilen şekilde bağlanılır. Cansız putlar veya ölmüş kişilerden ilah edinilenler kural koyamayacağı için onları ilah kabul edenler onların yerine kuralları kendileri koyarlar.  Uymayanları da cezalandırırlar. İslam’dan önce cahiliye devrinde de böyle yapılıyordu.

İlah kendinden yardım istenen, rızası gözetilecek olandır.

Batıl ilahlardan yardım istenemez. Onların yardım yapamayacağı bilinir. Ancak yine de batıl ilahlarının karşılarına geçip milleti onlara şikâyet ederler. Meselâ Budistlerin Buda heykellerinin karşısında saygı duruşunda durup insanların kötüye gittiğini putlarına şikâyet ettikleri gibi.

 Âlemlerin Rabbi “ Bana duâ edin, kabul edeyim.” ( Mü’min, 60). Buyurduğu için Mü’minler Allah’a duâ eder O’ndan yardım ister, O’nun rızasını talep ederler.

Resûlullah s.a.s. bütün ihtiyaçlarımızı Allah’tan istememizi emrediyor. Biz sebepler âleminde yaşıyoruz. Ancak Kâmil Mü’min bilir ki hiçbir şeyi sebep meydana getirmez. Sebebi yaratan da sebep neticesinde olanı yaratan da Allah Teâlâdır. Hatta Peygamberimiz s.a.s.’in bildirdiği, “Ayakkabınızın bağı da kopsa onu Allahtan isteyiniz” emrine uyarak, “Yâ Rabbi ayakkabımın bağı koptu. Lûtfundan bana bunu ihsan et deyip, çarşıya gidip bir ayakkabı bağı almaya çalışan kâmil bir Mü’min gibi davranmış olur. Mü’min bilir ki Allah nasib etmezse hiçbir şey elde edilemez. Resûlullah s.a.s bize böyle davranmakla ilmelyakîn, aynelyakîn, hakkalyakîn iman derecelerine ulaşabilmemizin yollarını haber veriyor.

RABB’IN MÂNÂSI

Kuran’ı Kerim’in ilk âyeti âlemlerin Rabbi’ne hamd ile başlıyor. İlah kelimesinden sonra Rab kelimesinin mânâsını da çok iyi bilmemiz gerekir.

Sözlük mânâsı olarak Rabb kelimesi; mâlik, sâhip, bir şeyi ıslâh eden, terbiye eden, kendine itâat edilen boyun eğilen mânâlarını ifade etmektedir. Her şeyi ıslah eden, terbiye eden o şeyi takdir edip yoktan var eden Rabbimizdir. O’nun takdir ettiğinin dışında bir kader yoktur. O’nun kaza ettiğinin yâni meydana getirdiğinin, yarattığının dışında da hiçbir şey vücuda gelmez.

İbnu Abbas r.a. Rivayet ediyor:

Bir gün Peygamber a.s. beni bineğinin terkisine almıştı. Şöyle buyurdu: “Ey oğul Allah’ın emir ve yasaklarına uy ki Allah seni korusun. Allah’ın emir ve yasaklarını uy ki ihtiyaç halinde Allah’ı (sana yardım etmek üzere) karşında bulasın. Şunu bil ki bütün insanlar sana bir iyilik yapmak için birleşse Allah’ın senin için takdir etmiş olduğundan fazla bir iyilik yapamazlar. Bütün insanlar sana bir zarar vermek için bir araya gelse Allah’ın senin için takdir ettiğinden fazla bir zarar veremezler. Kaderi yazan kalemler kaldırıldı, yazılarının mürekkepleri kurudu.”

Sahabe r.a.hum “Ya Resûlullah her şey takdir edilip bittiyse bizim ibâdetimize ne gerek var diye soruyorlar. Peygamber Efendimiz de “Bir kimse ne için yaratılmışsa Allah onu o işle meşgul eder” diye cevap veriyor. İnşaAllah ileride daha ayrıntılı açıklamak nasip olur, kader Allah’ın bizim yapacaklarını ilmi ilâhisiyle bilmesidir. Yoksa bizi bir şeyi yapmaya mecbur etmesi değildir. Biz Allah’ın ilminde olanı, kaderi bilmeyiz. Ne ile emrolunduysak o ameli işleriz. Cennete gireceğimizi umar, cehenneme atılmaktan korkarız. Böyle yaparak kurtuluşa ereceğimizi umarız.  Allah yardımcımız olsun. Âmin.