İmam Malik i nefsanî meşguliyet ve kabalıktan uzak tutan
takvası onu daha bir heybetli gösterirdi. Bu konuda Muhammed Ebu Zehra nın
yorumuna kulak verelim: Allah, bazı insanlara başkaları üzerinde öyle ruhî bir
tesir vermiştir ki bu tesir, onları başka ruhlar üzerine hâkim kılmıştır. Bu
yüzden onların sözleri gönüllerde yer eder. Onlar konuşurken sözler sanki
ruhlara nakşolur. Allah işte bu ruhi kuvveti İmam Mâlik e ihsan etmiştir. Onun
heybetli görünmesi de dinleyenleri, sükûta ve saygıya sevk ederdi. Kimse ilim
meclisinde iken laubali, malayani (boş şeyler) harekette bulunamazdı.
Öğrencilerinden biri: Mâlik bizimle beraber oturduğu
zaman sanki bizden biriymiş gibi olur, bizimle beraber söze dalar, bizden daha
çok tevazu gösterirdi. Fakat ilim meclisine geçtiğinde veya konu ilme, hadise
geldiğinde, artık sözü bize heybet verirdi; sanki o bizi, biz de onu
tanımıyorduk. Çağdaşı bir şair şiirinde İmam Mâlik in heybetini şöyle anlatır
dörtlüğünde:
Ona cevap verilmez, heybetinden soru sorulmazdı.
Hep eğik olurdu soru soranların başları.
O, vakarın edebi, takva sultanının şerefidir.
Boyun eğmiş ona, saltanat sahibi olmadığı halde.
Bedenen zaten heybetli olan İmam Mâlik in büründüğü takva
elbisesi ve ilim de onun bu heybetine uhrevi bir heybet katmaktaydı. Onun
bakışlarından herkes etkilenir, insanlara büyüklük taslayan idareciler ve
valiler bu bakışların altında ezilir, küçülürdü. Bu sebepten ona daima saygı
gösterip, ondan korkarlardı. Onun heybetinden korkanlardan biri de Medine
valisiydi. Onun talebesi olmak isteyen İmam Şafiî, elinde Mekke Valisi
tarafından yazılmış olan bu tavsiye mektubuyla Medine ye gelir. Doğruca Medine
valisinin huzuruna çıkar ve mektubu takdim eder. Mektubu okuyan vali ona
dönerek: Benim için, Mekke den Medine ye kadar yalınayak ve yaya olarak
yürümek, bu İmam Mâlik in kapısına gitmekten daha kolaydır. Ben, onun kapısında
dikilmek kadar hiçbir zillet verici bir şey görmedim. der. İmam Şafii: Vali
dilerse onu huzuruna çağırabilir. diye cevap verir. Ancak koca şehrin valisi
İmam Mâlik i huzuruna çağırmak şöyle dursun, kapısında bir mesele sormak için
görüşmenin bile zor olduğunu bildiği için: Heyhat! Ne olsa da, ben ve
maiyetim, atlarımıza binsek ve üzerimize kırmızı toprak bulaşsa da bazı
arzularımızı elde etsek! der. Gerçekten Medine valisinin dediği gibi olur.
Yolda üzerlerine kıpkırmızı toprak bulaşır. Mâlik in evine vardıktan sonra bir
adam ilerleyip ve kapıyı çalar. Dışarıya siyahî bir cariye çıkar. Vali, ona:
Efendine benim kapıda olduğumu söyle. der. Cariye içeri girer ve bir müddet
sonra dışarı çıkıp şöyle söyler: Efendim size selâm ediyor ve diyor ki:
Valinin bir meselesi varsa bir şeye yazıp versin, cevap verelim. Hadis için
geldiyse, hadis meclisinin gününü biliyor, gitsin. O gün gelsin. Bunun üzerine
Vali, cariyeye: Ona söyle, yanımda Mekke valisinden kendisine yazılmış mühim
bir mesele ile ilgili bir mektup vardır. der. Cariye içeri girer. Sonra elinde
bir kürsü (sandalye) ile dışarı çıkarak, onu bir yere koyar. Az sonra İmam
Mâlik, çok güzel kıyafetlerin içinde, başında sarığı olduğu halde heybet ve
vakarla içeriden çıkar. Yerine oturunca vali mektubu ona takdim eder. Mektubu
okur. Bu şahsa durumuna göre muamele et, ona hadis öğret ve iyilikte bulun.
diye yazan sözlerine gelince mektubu elinden bırakır ve: Sübhânallâh, ne
zamandan beri Allah ın Resûlü nün ilmi vasıtalarla öğretilir oldu diye valiye
bakar. Vali karşısında konuşamaz, adeta dili tutulmuştur. İmam Şafii konuşur
kendisiyle ve onun talebesi olur. Şafii şöyle der: Mâlik ten korkup çekindiğim
kadar kimseden asla korkmuş değilim. Mâlik in nüfuzu, Medine valisinin
nüfuzundan daha çoktu, o sultan değildi, fakat o, sultandan daha kuvvetli ve
tesirli idi. İmam Mâlik öyle bir mehabet sahibiydi ki, onun yanında kralların,
halifelerin heybeti hiç kalırdı. Elinde kuvveti, şiddeti olmadığı halde
insanlar silahları ve saltanat vasıtaları olan sultan ve halifelerden çok,
ondan korkarlardı. Abbâsî halifesi Mehdî-Billâh, Medine ye gelmişti. Onu
selamlamak ve hoşlamak için halk toplandı. Kalabalıktan oturacak yer
kalmamıştı. Mâlik gelmekte biraz gecikti. Huzura gelince etrafına baktı ve
Halife Mehdî ye: Ya müminlerin emiri, üstadın Mâlik nereye oturacak dedi.
Halife de: Benim yanıma ey Ebû Abdullah deyince, oturanlar çekilip ona yol
açtılar, Mâlik, halifenin yanına geldi, halife biraz toplanıp ona yer açtı, o
da yanına oturdu. İşte bu Medine Şeyhi böylesine heybetli ve kıymetliydi.
Endülüslü bir kişi İmam Mâlik in yanına gelip, onu
görünce şöyle anlatır ondaki heybeti: Abdurrahman b. Muaviye den, korktuğum
kadar kimseden korkmazdım. Bir defa İmam Mâlik in ya¬nına girdim, onu çok
heybetli buldum ve korktum. Muaviye nin heybeti onun yanında hiç kaldı.
Medine Şeyhi Mâlik ten çocuklar da korkuyordu. Bir defa
Halife Ebû Cafer Mansur ile beraber otururlarken, bir çocuk yanlarına girip
çıkar. Halife ona: Bu çocuk kim biliyor musun diye sordu. O da: Hayır
deyince: Bu benim oğlum. O, senin ihtiyar heybetinden ürküp korkuyor. dedi.
İLİM KİMSENİN AYAĞINA GİTMEZ
Abbâsî halifesi Hârûnürreşîd İmam Mâlik ten her gün
saraya gelip, iki oğluna ders vermesini istedi. O da buna itiraz ederek: Ey
halife, uygun olan çocuklarınızın bizim eve gelip gitmesidir. Allahu Teâlâ sizi
daha aziz kılsın! İlmi aziz ederseniz aziz olursunuz; zelil ederseniz zelil
olursunuz. İlim bir kimsenin ayağına gitmez, ilim isteyen kişi ilmin ayağına
gelir. diyerek çağlar ötesinden hepimize bir düstur bırakır, hayatımıza
geçirmemiz için.
Bu söz üzerine halife özür diledi ve çocuklarını her gün
İmam Mâlik in evine yolladı. İlmi aziz ve değerli kılmak için çocuklarını ilmin
ayağına gönderen bir sultan, ilmi azizleştiren bir âlim ve biz...