İlkokul arkadaşları

Abone Ol

Ömür dediğin meğer bir su imiş, akıp gidermiş derdi, eskiler.

Eskilere karışıldığını bir kez daha anlıyorum ilkokul arkadaşlarımla buluştuğumda.

Elli yıl sonra o mini mini çocuklar yaşlı başlı insanlara dönüşmüşlerdi.

Aynalarda hep kendimizi gördüğümüzden pek de ayrımına varamadığımız yılların tahribatı, başkalarının üzerinde daha fazla dikkatimizi çekmekte.

Kavacık’taki Selahaddin Karakaşlı İlkokulu’nun küçük bahçesini dolduran miniklerin gürültülü sesleri yoktu; yılların peşi sıra koşturmaktan yorgun, sessiz bedenler, hayal kırıklıkları, hastalıklar, ameliyatlar, yakınları kaybedişlerle kozalıyorlardı sohbetlerini.

Minik çocukların evlatları da büyümüş artık torunlarını anlatıyorlardı, dudaklarına yayılan gülümsemeler, mutluluklar, çocuklarının başarıları, tutundukları hayatın görkemi ile gözleri parlıyordu bu kez.

Üstelik anne ya da babamızın görüntüsüne bürünmüştük; kilolar, beyazlayan saçlar, sağlık sorunları; artık genç nesilden iyice ayırmakta idi her birimizi.

Sonra yarım yüzyıl öncesinin günümüze göre belgesel olan detayları. Amerikan yardımı olan süttozu ile hazırlanan sütü, içmeye zorlayan öğretmenler, demir bardağın çocukların ağzını yaktığını bilmez miydi acaba.

Biz kızların o ayrı düşemediğimiz hijyen takıntısı, acaba bu bardakları temiz yıkadılar mı deyip bir türlü o sütü içmeyip öğretmen arkasını döndüğünde bir yerlere döküşümüz. Acaba Amerikan yardımı olması mı midemizi bu kadar bulandırır, o sütleri sevimsiz kılardı.

Ne kadar çekingen bir çocuktum, annemden ayrılmak istemez, yabancı bir ortamda bulunmaktan çok korkar, teneffüse çıkmazdım, şimşek hızı ile koşan çocukların çarpıp devirmelerinden mustariptim.

Mete ile kavgalarımız; bir kız bir oğlan sıralarda oturtulan çocuklar, modern Türkiye oluşturmak isteyenlerin politikası idi. Neden kız çocukla oturmuyoruz diye öğretmene hesap sormuş, sonuç alamamış, sıra arkadaşımızın burnundan getirmiştik.

Gürhan yine sınıfın babası gibi herkesle ilgilenmekte, arkadaş kavramına bağlılığı ile yine hepimizin önüne geçmekte; Hanife’nin kocasının çok hasta olduğunu duyduğunda, “mutlaka evine gidip ziyaret edelim” demekte. Vefalı Kenan, yerleştiği Fethiye’den sırf bu iş için gelip arkadaşları toplayıp o eski günlerin özlemi ile evine dönmekte. Faik’in hikâyesi kişisel gelişim konusu idi, arkadaşı Selim’in omzuna elini atarak: “Yaşıyorsam bugün Selim’in sayesinde, o gün çok hasta idim başım ağrıyordu ama mümkün mü öğretmene söyleyebilmek, izin almak, çok çekingen bir çocuktum, Selim gidip o her zaman çok kızgın olan öğretmenimize durumu anlattı bu sayede eve yollandım o vakit haniya doktor, araba, bir kamyonun kasasında Üsküdar’a doktora götürdü annem, oradan Beşiktaş’a geçtik, doktor dedi ki; eğer bir saat daha geç kalsa idiniz çocuğu kaybederdiniz, menenjit geçirmekte.”

Seyhan, Nezihe’yi nasıl kızdırdığını anlatmakta, elli yıl sonraki tespitleri de ilginç:

-Artık apartmanda, mutfakta sadece ben yemek pişiriyorum, gençler mutlaka hazır gıdalar sipariş vermekteler. Acaba adımız tencere yemekleri yapan son nesil olarak mı tarihe geçecek. Herkes eşi ile katılmış toplantıya, kimi çocuğu ile; Yunus’u buluyorum sessiz, kimse ile konuşmayan elli yıl onun suskunluğunu hiç bozmamış, yine terbiyeli, efendi, insanlar konuşmakta o, dervişçe dinlemekte.

Bir neslin gelip geçmesine de tanık oluyorduk aynı zamanda. Daha önemlisi, artık yokuştan aşağı kalan yolu tamamlamak üzere ömrün merdivenlerini indiğimizi görüyorduk.

Yaşla birlikte değişemeyenlere de tanık oluyorduk elbet; Amerika’nın yardımdan asla vazgeçmeyip Bolşeviklere karşı süttozu sunuşundan sonra daha sevimsiz silah yardımları yaptığı bölgemizin acılarının son yüzyılda daha da arttığını görüyorduk.