İlkelliğin egemenliği

Abone Ol

İlkel (primitive) olanın belirlenmesinde ölçünün ne olması gerektiği tarih boyunca çeşitli tezahürler içinde temel bir tartışma sorunu olarak süregitmiştir. Kimi zamanlarda ilkellik; "barbar", "uygar olmayan" ya da "vahşî" veya "yaban", "geri" deyimlerinde ifade edilmiş olsa da, bütün bu ifadelendirmelerin yapılması sınırlı bir alan gözetilerek gerçekleştirilmiştir. Bu gerçekleştirmeler yapılırken bazen toplum, belli bir kavim veya ulus, bazan siyaset ve onun somutlaştırdığı kurallar ve kurumlar, bazen de iktisadi faaliyet ve ona bağlı yapılar dikkate alınmıştır. Sözgelimi Yunan kavmine mensup olmak kendiliğinden birtakım niteliklere ve erdemlere sahip olmak şeklinde ortaya konulmuştur. Platon un "Yunan" kavmine veya ırkına mensup olmaktan övünç payı çıkartmasında olduğu gibi. Keza Hindistan da bir dönem "Ari" olarak tanımlanan topluluğa ait olmak toplumsal, siyasal, kültürel ve iktisadî hak ve imtiyazlara adeta doğuştan hak sahibi olmanın ölçüsü addedilmişti. Öyle ki inanç ilke ve değerleri bile buna göre belirlenmiş "Brahman" kavramı yanında "Kast sistemi" de bu doğrultuda oluşturulup uygulanagitmiştir.

Modernizm, özellikle Rönesansı izleyen yüzyıllar (yaklaşık XVII. yy) boyunca "uygarlaşmış", "uygarlaşmamış", yani "vahşi" ayrımını insan ve zihniyet temelinde açıklamaya koyulmuştu. Uygarlaşma bakımından bile aralarında belli bir ayrım gözetilmesine rağmen (sözgelimi XVIII ve XIX. yy.da bile"Alman" deyimi, hiç değilse kültür seviyesinin düşüklüğünü ifade ederdi) Avrupa da, XIX. yy ın yaklaşık son çeyreğine kadar ilkellik ölçüsü insan ve zihin şeklinde anlaşılıyordu. Meselâ Avrupalı Beyaz ırk "uygarlaşma" yeteneğine sahip addedilirken yeryüzündeki diğer farklı renkten insanların, isteseler bile "uygarlaşma"yı gerçekleştiremeyecekleri, özetle bilimde, sanatta, düşünce ve teknikte ibda edici olamayacakları bir kesin yargı olarak kabul ediliyordu. Çünkü "zihin" yapıları buna en büyük engeli oluşturuyordu. Dahası bu zihin yapısı uygarlığı yaşama ve yaşatmada da yeterli bir donanıma sahip olamamıştı. Onun için, meselâ, toplumsal, siyasal ve iktisadî sistemleri otoriterliğe dünden hazırdı ve ancak hayatlarını böyle bir sisteme bağlı kalarak sürdürebilme yeteneğindeydiler. Uygarlık adına ortaya insanlığın yararlanabileceği kalıcı bir şey koyamadıkları bir yana, uygarlık düzeyine çıkmaları da adeta imkansızdı. Dolayısıyla yönetilmeleri, Avrupa uygarlık sistemi ve değerleri bağlamında bir takım hizmet görmeleri için zapturapt altında tutulmaları ve eğitilmeleri şarttı.

Alman filozofu Kant, "zihin" üzerinde yaptığı irdelemeler ile modernizmin bu anlayışını önemli ölçüde kendi içinde dönüştürücü bir adım attı. İnsan zihni; ilkel, uygarlaşmış ya da gelişmiş şeklinde bir ayrıma tabi tutulamazdı. Bir bakıma Amerikan ve Fransız Devrimleriyle bundan kaynaklanan Bildirge ve Anayasaların dayandığı temel ilkeyi tartışılır bir hale getirmiş oluyordu. Buna rağmen, genel kabul görmüş ve belli başlı bilim dallarında benimsenmiş olmasına rağmen sözkonusu "ilkellik" anlayışı etkisini sürdürecektir.

Türkiye, sanki, son onlu yıllarda, güle-oynaya bir ilkelliğe açılmanın dayanılmaz hafifliğini yaşıyor gibidir. Bunun irdelenmesinde zorunluluk vardır.