Dış politikanın oluşturulması nasıl, zaman içinde yoğun ve yorucu çalışmaları gerektirirse, değiştirilmesi ya da belli yönleriyle farklı düzenlemeler yapılması da böyledir. Öyle ki rejim ve devlet yapısının kökten değişikliğinde bile çoğunlukla dış politikada değişiklik yapılmaz, üstelik bu durum diğer devlet veya rejimler nezdinde taahhüt edilir. Eğer köklü değişiklik kaçınılmaz ise önceki dış politikanın uygulanış tarzında değişikliğe gidilerek amaç ve hedeflerin yeniden tanımları yapılır. Bu ise yoktan yeni bir politika oluşturma değil, zaten varolan amaç ve hedeflerin yeni şartlara göre belirlenmesi demektir. Çünkü dış politikanın özneleri, adları değişmiş olsa bile, aynı kalırlar.
Rejimin veya devlet yapısının iç değişikliği, bunların özne olarak varlık ve amaçlarını ortadan kaldırmaz. Meselâ 1917 Devrimiyle Rusya da Çarlık yıkıldı. Ama Rus toplumu ve devleti özne olarak varlığı devam etmek durumundaydı. Devrimin ilk dışişleri bakanı Troçki, ihtimal devlet ve dış politikasını tam olarak kavrayamadığı için Çarlık dönemi Rus dış politikasını belgeleriyle açıklamak suretiyle yeni rejimin dış politik alanda hareket imkanını adeta işlemez hale getirdi. Sonunda Troçki, tasfiye edildi. Osmanlı dan Cumhuriyete geçişte dış politika oluşturma sorunu dikkatle incelenecek bir konudur.
Tanzimat ile başlayan süreçte Osmanlı devleti, dış politikada amaç ve hedefin tam kavranmamasını yaşadı. Baştan beri oluşturulan ve uygulanan dış politika, şartlara göre geliştirilmek yerine, dıştaki muhataba göre sürekli değişiklik konusu olarak ele alındı.
Fransa yla ilişkiler öne çıktığında ona göre, İngiltere veya Rusya yla temasa geçildiğinde bunlara göre ve olayların akışı doğrultusunda dış politika oluşturularak uygulanmak istendi. İlke, amaç ve hedeflerin varlığı yerine, olaylar dolayısıyla muhatap olunan devletlere göre tavır alındı. Dolayısıyla dışişleri bakanları (nazırları), muhatap oldukları devletlerin istek ve beklentilerinin gerçekleşmesinde adeta birer görevli gibi görüldüler. Ya da ilişkide bulundukları ve destek aldıkları devletlerin temiscileri rolünü oynamak gereğini duydular.
Sadece II. Abdülhamid, o da bu yapıya rağmen, devletin sahip olması gereken asli dış politikasını oluşturmak ve gözetmek için çırpınıp durdu. Sözgelimi "İslâmBirliği" amacı, zaten Osmanlı devletinin baştan beri sebeb-i hikmetini oluşturan temel ilkelerden biriydi ve bunu günün şartlarına göre tanımlamak istiyordu. Aslında İslâm dünyasında maya da tutmuştu. Yakın zamanlara kadar, sözgelimi bazı Afrika bölgelerinde, geçen yıl meydana gelen tsunami ve deprem felâketi dolayısıyla Açe de Osmanlı devleti adına hutbe okunması sıradan bir olay şeklinde görülmemelidir.
1908 İhtilâli ve İttihat-Terakki iktidarı döneminin imparatorluğun parçalanma sonucunu getirmesi, amaç ve hedefi tam belirlenmemiş ve kavranmamış dış politika yoksunluğuyla yakından ilgilidir. II. Abdülhamid devletin dış politikasını derinden kavradığı için, Avrupa nın kaçınılmaz olarak emperyal çıkarları dolayısıyla çatışacaklarını öngörmüş ve devleti bu yönde tahkim etmeye çaba göstermişti. Eğer hal edilmemiş olsaydı, Avrupa devletlerinin birbirleriyle savaşmalarına karışmayacağı açıktı, çünkü I. Dünya Savaşı aslında Avrupa nın savaşıydı. Dış politika oluşturamamış İttihad-Terakki, arkasından Hürriyet ve İtilaf iktidarları bunun kefaretini devlete ve imparatorluk halklarına pahalıya ödettiler.
Şu gözlemi yapmak abartılı sayılmamalıdır. Cumhuriyetin kuruluş yıllarından 1938 de İnönü nün Cumhurbaşkanı olduğu yılları kapsayan dönem, bir anlamda II. Abdülhamid in düşündüğü, oluşturmaya uğraştığı ama uygulamaya fırsat bulamadığı dış politikanın şartlara göre oluşturulduğu dönem şeklinde nitelenebilir. Bu dönemde Balkan ve Sadabat Paktları olarak adlandırılan antlaşmaların yöneldiği amaç, Abdülhamid in "İslam Birliği" amacının uzağında görülmemelidir.
Adlandırmalar günün söylemlerinin bir gereğidir. İnönü yle birlikte günümüze kadar uygulanan dış politikaları, amaç ve hedefleri, ilke ve gerekleri bakımından değerlendirmek istediğimizde Tanzimat ile II. Meşrutiyet anlayışı kefesine koymak gerekiyor. Buna karşı II. Abdülhamid, Atatürk ve D-8 ile birlikte Erbakan ı ayrı bir kefeye koymak hakkaniyetin bir gereği olarak gözüküyor.
Ya bugünkü dış politika uyglamasını nereye koyabiliriz