Olayların, hele münferit olayların meydana gelişindeki sürece kendini kaptıran bir kimsenin ruh hali, zihni kavrayışı ve duygu tepkisi, olumlu veya olumsuz nitelikte olsun, olağan işleyişinden farklılık gösterir. Olayların mahiyeti ve niteliklerinde beliren kendine özgülükler bu durumun daha bir farklılaşmasına yol açar. Çünkü olaylar, ne kadar insanla, akıl, irade ve duygusuyla ilişkili gözükse de, mahiyet ve şartlarından kaynaklanan bir kendilik, kendi mantığının bir tezahür ihtimali vardır. İhtimalin hiç öngörülmemesi ya da pek az gerçekleşme potansiyeli taşıması bile, sonucundan yüzde yüz emin olunmaması gereğini düşündürtmelidir.
Ayrıca olaylar, mahiyeti gereği somut oldukları için, sadece onlara bağlı kalınarak, soyut, genel niteliğe sahip ve diğer olayları anlamada, çözümlemede, onlara ilişkin öngörüde bulunabilme imkânı demek olan “ilke”yi temellendirmezler. Sadece olaylar dünyasını esas alan bir ruh, zihin ve duygu, son çözümlemede onlara bağımlı hale gelir, dolayısıyla onları anlamada, anlamlandırmada, kavramada, tahlil etmede ve değerlendirmede yetersiz kalır. Sözgelimi doğa bilimlerinde doğal olay ve olgular gözlenir, ama ne anlama geldikleri, nasıl kavrandıkları, neden tahlil edildikleri, ayrı bir düzlemde işleme tabi tutulursa anlam, değer ve önem arz ederler. Birkaç olayın gözlenmesiyle bir ilke, bir yasa, bir teorem ya da kuram ortaya konulur.
İnsan işin içine dâhil olduğu için, toplumsal, siyasal, iktisadi vb. olayların gözlemlenmesi, onları açıklayıcı, çözümleyici, anlayıcı, kavrayıcı bir ilke bağlamında ele alınması bir takım özelliklere mutlak dikkat edilmesini şart koşar. Kısaca bunu ilkeli düşünmek ve eylemek şeklinde ifade edebiliriz. Bir başka biçimde de ifade edilmesi mümkündür. Buna göre, her işin kendine özgü bir mahiyeti, her kurumun(hem sosyolojik, hem de hukuki bakımdan) bir amacı, her eylemin dayandığı bir niyet ya da irade vardır. Bütün bunları işaret etmek üzere “ilke” kavramını kullanmakta bir sakınca olmamalıdır. Sözgelimi siyaseti, sadece bir güç olayının tezahür tarzı, devlet kurumunu sadece bir “iktidar” olgusunun kullanımı, iktisadi faaliyeti sadece belli çıkarların elde edilmesi şeklinde tanımlar ve değerlendirirsek, bu alanlarda cereyan eden münferit olayların ağına takılıp kalmaktan kurtulmak pek mümkün olmayabilir, genel olarak da olmaz. Hatta burada kalmayarak, olayları veya olguları, ilkeye, yasaya ya da değere egemen kılmaya çalışarak meseleyi halletme zehabına kapılanabilir insan. Yani ilkeyi, yasayı, değeri araçsallaştırmak suretiyle sorunu çözebileceği yanılgısına kendini kaptırabilir de. Öyle ki, bu hususta bir süreliğine kendini ve başkalarını ikna ettiğini, tatmin sağladığını, dikkatleri üzerinden uzaklaştırdığını bile sanabilir. Oysa bütün bunlar, mahiyeti kendine özgü münferit bir olayla ilişkilidir, ortaya çıkacak bir diğer olay bütünüyle farklı düzeyde ve düzlemde tezahür edeceği için, aynı şekilde gösterilecek tavırda, tam karşıt sonuçları doğurur. Kaldı ki, toplumsal olaylar, akıl, irade ve duygu sahibi insanla ilişkileri dolayısıyla hem hızlı hem de dış görünüşüne rağmen bin bir çeşitlilik içinde cereyan ederler. Buna insanın sınırlı gücü, yeteneği, sahip olduğu belirli imkânı zaten elvermez. Üstelik çekilen zahmetler, çileler, sıkıntılar, acılar, telaşlar vb. cabası!
İşte, ilkeli düşünmek ve eylemek, hareket etmek, aslında insanın insan olabilme cehdini, “cihadını”, mücadelesini anlamlı hale getirmenin yanında, bu anlamı kavrama ve değerlendirmesini doğru temelde kurmasına da imkân verir. Bu, dini din, ahlakı ahlak, hukuku hukuk, adaleti adalet, hakkı hak, insanı insan, dostu dost, düşmanı düşman bilme bilincinin, idrakinin de kaynağıdır.