İlke insanın onurudur

Abone Ol

İnsanın kişiliksizliği günümüz toplumunda ne yazık ki daha yoğun. Oportünist, kaygan düzlemde, hâl ve renk değiştiren bir yapıda olanların varlığı Müslümanların dünyasında üzücü.

İnsanı bu durumlara düşüren nedir Çıkar mı, temelsizlik mi, bilgisizlik mi, bilinçsizlik mi Bunların tamamı elbette dikkate alınabilir.

Bir toplumda, bilgiden çok, bilgi bilincinden yoksun siyasal yapının varlığı en önemli sorun. Bir millet kendi öz değerlerinden uzaklaşır kendisine ait olmayan bir yapı içinde yaşamaya çabalarsa sonuçların olumlu olmayacağı gerçek. Müslüman her şeyden önce temel ilkelere bağlıdır. Bu temel ilkeler sömürüye, çıkara doğru bir evrilme yaşanıyorsa sorunların yaşanıyor olması doğaldır.

Bir Müslüman’ın hayatında her davranış temkin gerektirir. Çünkü bir Müslüman’ın doğasında doğal olan davranışları kendiliğinden denetleniyor olmasıdır. Günah ve sevap duygusu bir Müslüman’ın her adımında sorumluluk bilinciyle yaşanır. Yazıcı meleklerin varlığı her an için duyumsanır. Bilinir ki atılan her adım, her davranış iyi ya da kötü, hayırlı ya da şerli mutlaka kayda geçer. Zilzal Suresi’ndeki son iki ayetin vurgusu her Müslüman’ın kulağında manevi bir küpedir.

“Öyleyse, kim, zerre ağırlığınca bir iyilik yaparsa, onu görecek ve kim, zerre ağırlığınca bir kötülük yaparsa, onu görecek.” Müslüman bir toplumda yaşayan, Müslüman bir ailede hayata gözlerini açan her insanın bilinçaltında bu vurgu yer alır.

Seküler/dünyevî bir bakış Müslümanların hayatına yoğun olarak girdi ve insanımızı denetimine aldı. İnsanımız ne yazık ki, siyasal baskıcı dönemlerin etkisiyle bilincini yitirdi. Siyasal, sosyal etki çok yönlü. Medya bu anlamda tam anlamıyla insanlık üzerinde terör estiriyor. Cumhuriyet ideolojisinin temelinde, halkına karşı bir yapı olduğundan baskı doğallaştı adeta. O zaman medya bu denli geniş bir etkiye sahip değildi. Elbette etkisi vardı, ancak sınırlıydı. Zamanla, görsel medyanın etkili olması, ardından da sosyal medyanın hayata girmesi etki alanını genişletti.

28 Şubat bu anlamda en belirgin bir baskı dönemi. İdeoloji kendileri dışındakiler üzerinde yoğun baskı oluşturdu. Belli bir kesime soluk aldırılmadı. Bunu bizzat yaşayanlardanız.

Bir milleti uzun zaman baskı altında tutmak, sağlıklı bir sonuç doğurmaz. Hatta üzerinden çok geçmeden bu durum bir biçimde son bulur.

Zalimlerin zulümleri örnek alınamaz. Bir millet veya yönetenleri geçmiş zamanda zulüm görmüşlerdir diye ayniyle muamelede bulunamamalıdır, bulunamazlar. O zaman zalim konumuna kendileri de düşerler. Baskılar hiçbir zaman olumlu sonuç getirmez.

Buna bağlı olarak, kalem sahibi kimseler, medya mensupları eğer baskı ortamına ayak uydurur, zulme destek çıkarsa bundan sorumluluk payı onlara da düşer. Onlar kendilerini asla soyutlayamazlar.

Fakat asıl vahim olan durum bu durumun ciddî bir kişilik sorununa dönüşmesi. Bu insanlar geçmişlerini bir kalemde yadsırlar. Sanki geçmişleri yaşanmamıştır. Dahası bütün dikkatleri tepe yönetiminde bulunanlarda. Onların değişimlerine bile ayak uydurmada zorlanırlar. Rüzgârgülleri gibi, rüzgâr hangi yönden dönüyorsa ona ayak uyduruyorlar. Bu tiplerin belli zaman dilimindeki tutumları mercek altına alınırsa nasıl hâlden hâle girdikleri görünür.

Çıkarcılık bir hastalık ve sadece dünyevî bir durum. Belki o anki tutumlar kendilerine kimi çıkarlar sağlayabilir ancak, bu, kalıcı değildir.

Kişilikli duruş insanın onurudur. Kişiliklilik, insanı saygın kılar.

Kişiliksiz kimseler, zaman ve mekân bağlı renk ve şekil değiştirenler, belki kitleler tarafından ilgi görebilirler ama sağlıklı bir düzlemde maskeler düşer, işte o zaman, insan kendisi ile yüzleşir.