İLK SÖZLER...

Abone Ol

İlkin Allah’ın selamı… Esselamu Aleyküm…

Sonra  eskilerden, çok eskilerden bir şairin dizeleri; “Sözü, uzatıp uzatıp bırakacakmış aniden yüzüme, bıraksın / Ben kış efendisi taşımalıyım, pamuk inciten beyazlar”

Söze Nazım’ın diliyle başlarsak söylemek istediğimiz en güzel söz henüz söylenmemiş olandır. Sanatın ifade ettiği ama bilinen bir dilde söze dökülmemiş anlamlar gibi…  O anlamlar, anlayabilenin havsalasında ezeli sanatkarı da içkindir. Yegane mutlak olanın, düşünce doğrultusunu ve hatta dilin kalıplarını eşyaya yönlendirmesi de bu sebepten olsa gerektir.

İncil’in Yuhanna’sı, Eski Ahid’de Musa’ya sesleniş itibariyle Levililer, genel anlamda Allah’ın “kelam” sıfatı sözü önceler. Hüsrev Hatemi’nin annesine hitaben şiirleştirdiği; “Anne, Yunus ne dediyse hep çıktı / Şeytanlar semirdi kuvvetli oldu. / Zayıf kalsalar ne farkederdi… / Nasılsa onlar galip gelecekti …” dizelerinin ilkinde işaret edilen şahis bile sözün bu kültüre ait uzantılarının ehemmiyetini vurgular. O Yunus, hem kendi sözleri ve hem de sözün ihata ettiği anlamlar üstüne çok şey söylemiştir. Savaş kesen, baş kestiren, ağız tadını bozan hep insandan mütevellit sözdür Yunus dilinde…

Ve şüphesiz yerler, gökler, tüm alemler için sözlerin en güzeli, en vecizi, en mucizi kelam-ı kadim… Allah’ın yine kendisinin bir eseri olan insanı muhatap alıp hizaya getirmek, doğruyu göstermek, yaşadığı/yaşayacağı hayatı kurtarmak adına söyledikleri… Herkesin nasibine düşenden istifade edebileceği, anlayabileceği, yaşayabileceği kadar açık, aynı zamanda herhangi bir sanat eserinde rastlanmayacak kadar edebi, sanatsal, estetik… O ezeli sanat karşısında insan aklının ortaya koyabileceği ne var ki? Doğrusu konuşmak ve yazmak hususunda da son kitap ve onun gönderildiği peygamber insanlık için en mühim rehberdir.

Genel olarak söz üstüne cümleler serdederken tek bir sözün kalıcılığını, geri kalanın kısa süreliğine anlaklarda misafir edildiğini, sonra unutulduğunu, unutulmaya mahkum olduğunu biliyoruz. Üst üste devrilen hacimli kitaplardan, uzun ve akışkan konuşmalardan, seyredilen su gibi filmlerden genellikle bir tek cümle kaldığını, ifade edilebilir birkaç sözcük dışında bir şey kalmadığını; yalnızca o görkemli bir ya da birkaç cümlenin alıcısında yer edinebildiğini görüyoruz. Bir başka alıcıya, bir başka muhataba; okura, izleyiciye göre o yer edinememiş cümlelerden biri daha değerli olabilir elbette. Ancak netlikle söylenebilir ki kurulan hiçbir cümle, sarfedilen hiçbir söz boşuna söylenmemiştir. Zamanla ve alıcısının hazır bulunuşluğuna göre kendisi için yer edinecektir.

Ağızdan, gönülden, kalemden dökülen söz, ya muhatabı söyleyene bağlayacak ya da antipati doğuracak, uzaklaştıracaktır. İnsan, söz sarfetmesi zorunlu, lakin söylediği sözle kendini dünyada, ahirette mahcup etmeme mecburiyetine sahip bir varlıktır. Üstelik bu icbar da değildir; ifade ettikleri/edecekleri hususunda insan özgür bırakılmıştır. Bu özgürlük bireyin insanlar arasında yerini belirler. Kimi salt sarf ettiği sözlerle, yani söylemle; kimi eylemleriyle varlığını anlamlandırır. Çoğu da kitabın öğrettiği “insanlara güzel sözler söyleyin” hitabını kaale almayıp iradesini bir başka insanın ifadelerine teslim ediverir. Tüm söyleyişler belirli bir var olma sebebine sahiptir de kimi yapmak için, güzelleştirmek için;  kimi yıkmak için, ziyana uğratmak için kullanır.

Sözün tüm bağlayıcılığını ya gerçekliğinden ya tatlılığından aldığı da ifade edilmelidir. O tadı tarife ne hacet… Demirkubuz’un Yeraltı’sında rastladığımız Dostoyevski’ye isnat edilen görkemli ancak popüler bir replikle bitirelim: “Gerçeğin her şeyin üstünde, zavallı egoların bile üstünde tutulmasını isterim...” Sözün, sanatın, insanın gerçeğine muhabbetle…