İlk değil ama son olsun

Abone Ol

Ülkemizin ilk değil deprem gerçeği ile karşılaşması. Her defasında depremin sonuçlarını görüp üzerinden çok zaman geçmeden yeni görüyor gibi, gözüne ışık tutulmuş tavşan gibi davranıyorsak sorunumuz büyük. Her depremde ‘Bu bir milat oldu’ açıklamalarına şahitlik ediyorsak burasını sorgulamamız gerekir. İzlediğimiz dizilerin tekrarı değil. Her depremde yeni acılar yaşıyor, yeni yıkımların altında kalıyoruz. Altında kaldığımız bina yıkıntıları mı yoksa zamanında yapılmayan işlerin yapılmaması mı, alınması gereken tedbirlerin alınmaması mı? Ve her defasından “yakalanıyor” olmak akıl sahibi insan için açıklanabilir bir durum mudur?

1999 depreminde ülkemizin nüfus yoğun bölgesi Marmara’da çok acı bedelli bir afet yaşadık. O süreçte deprem uzmanı olarak ekranlara çıkan jeofizik mühendisi Prof. Dr. Ahmet Mete Işıkara -deprem dede- hem deprem sürecinde hem de deprem sonrası süreçte ülkemizin deprem kuşağı olan bir ülke olduğunu ve bunun için depremle yaşamaya alışmamız gerektiği şeklinde uyarı yapıyordu. Işıkara, depremle yaşamaya alışmaktan kastettiği yapılan evlerin deprem gerçeğine uygun yapılması, şehirlerin depreme uygun yerlere kurulması, sanayi alanlarının bu kritere göre belirlenmesi, şehirlerin elinin altında arama-kurtarma ekiplerinin hazırlanması, deprem olduğunda ortaya çıkan tabloya acil müdahale edebilecek şartların öncesinden hazırlanması gibi mevzulardı. Ama o zamanın adı lazım olmayan bir gazetenin yazarı Işıkara’ya “Deprem kişinin nikâhlı karısı mı da alışacak hoca?” mealinde bir yazı yazmıştı köşesinde. O yazarın sığ bakış açısı o günden bugüne zihniyette bir değişim olmasını engelledi. Bu sığ bakış her alanda kendini gösterdi ve daha kötüsü birkaç daha fazla oy almak için siyasi güç tarafından çıkarılan imar afları, “barış” diye pazarlanarak sağlıksız binalara meşruluk kazandırıldı. Şimdi yaşadıklarımızı anlatmaya gerek yok. Hepimiz yaşıyoruz. Yıkılan on il, acıyı çeken seksen bir il.

İçimiz yanarken, sevenler sevdiklerine enkazlar başında ulaşmaya çalışırken bir yandan da kendimize yuva yapmak için bir ömür harcadığımız evleri kendimize mezara nasıl çeviriyoruz, şehirlerimizi nasıl büyük kabristanlara çeviriyoruz, bunu konuşmak zorundayız. “Bunu unutmayacağız” diye diye “Şimdi acı zamanı bunlar mı konuşulur” diye diye yaşadığımız kaçıncı yıkım? Daha kaç canımızı rant uğruna heder edeceğiz? Daha kaç neslimizi seçimlere kurban edeceğiz

Deprem ile yeniden gördük ki, milletimizin özü iyilik. Siyasilerin, güç sahiplerinin, çıkar odaklarının tüm ayrıştırma, toplumu kamplaştırma çalışmalarına rağmen acılı günlerinde çok kısa sürede bir araya gelip, tek vücut olup yardım için ellerinden geleni yapıyorlar. Her ilde yardım noktaları oluşturulup ihtiyaç sahiplerine ulaşmak için çalışıyorlar, emek verip gayret gösteriyorlar. 1999 depreminde olduğu gibi “Sesimi duyan var mı?” diyerek birbirine ses, birbirine derman olmaya çalışıyorlar. Dost da düşman da bu milletin çok kısa zamanda teşkilatlanabilmesini hafife almamalı!

Ömrünü Türkiye’nin doğru ve planlı bir şekilde imar edilmesine adamış Turgut Cansever’i anmadan geçmeyelim. Başımıza gelen belaların bir sebebinin de işi ehline vermemek olduğu gibi işin ehil olan insanların uyarılarını dikkate almamak olduğunu unutmayalım. Cansever’in şehirleşmeye, mimariye dair söyledikleri kitaplarında duruyor. Muhtemelen konu ile hazırladığı raporlar da arşivlerdedir. İnsanların beton yığınına mahkûm edildiğini ömür boyu vurgulayan Turgut Hoca, çözümlerini de söyleyip giden ilim sahibi kişilerden. Ve Cansever Hoca’nın şu tespiti ile gelecekte yapılacaklara bir fikir vermesi adına buraya bırakalım:

"Osmanlı mahalle teşkilatının şehrin çok önemli idari ve hukuki hizmet fonksiyonları bilfiil ilgililerin sorumluluğuna bırakan yapısının bugünkü katılımcı demokrasinin asırlarca önce yaşamış bir işleyişini oluşturduğu görülmektedir. Evlerin, nüfus yapısına göre farklı iktisadi imkâna sahip ailelerin ihtiyacını karşılamak üzere vücuda getirilmiş olması, Allah'a ait olmakla müşterek toprağın bağımsız bölümleri üzerinde spekülasyon amacının oluşmasına engel olacak şekilde müstakil evlerin inşasına tahsis edilmesi ve yalnızca bu amaçla kullanabilmesi; bütün bu iskan alanlarını haksız kazanç hırsı ve sorumsuzlukların vücut bulmasına, şehrin bu bölümünün kirletilmesine sebep olacak ve bugün bütün dünya şehirlerini kirleten yapı spekülasyonu ve adaletsizliğine düşmekten korumuş bulunuyordu.”

Bazı meseleleri temelinden ele almak için daha neyi yaşamamız gerekiyor? Süleymaniye gibi bir abidevi yapıyı yapan zihniyetin çocuklarının bu yıkımları yaşıyor olmasının hesabını tarihe ve insanlığa nasıl verebiliriz? Doğanın tüm elemanlarının yaşamlarını kolaylaştıran şehir çözümlemesini yapmış bir tarihin evladı olarak gelecek nesillerimize betonun altında kalmış bir medeniyet bırakıyor olmanın hesabını nasıl verebiliriz?