Her şeye ilgilidirler
Kâinatın karıncasına.
böceğe, çiçeğe, ağaca.
konuşmalara, giyimlere, süpürge tutuşlarına, yemek yapışlara, değinip geçemezler öyle.
Sadece mikrofona biraz ilgisiz dururlar. Birsaldırı aleti olarak görürler özel alanlarına tutulmuş kameraları.
İlgili bir çift gözün sahibi tesbiti veriyor: "İnsanlar kışın on yaş daha yaşlıdırlar. Güneş coşturmadığından belki de, havaların kasveti, insan cildini de sararıp-soldurmuştur."
Neye değinirseniz ilgi ile dinlerler. Soru sorarlar. Siz sorduğunuzda ise hayata ilgileridir dile gelen.
Yaşları dert edinmezler. Nenedirler ya da gelindirler. Çay bardağının ince belinden kavrayıp ballandıra ballandıra anlatırlar. Dillerinin altında bir kalın dosya. Hiç yaprakları eksilmeyen:
"Aha hele. Kars ın kara günleri, düşman kapıyı kesmiş. Konşular hep talaşta. Nenem bir teze gelin. Teşt başında ekmek eyler. Ataş vurmuş yüzüne. Alnı olmuş kıpkızıl. Hele ekmek bi bitse demiş. Çel-çağa ne yer. Tandır kızgın. Rus basmadan köyü, hamur bitse de gitsek yolçu emminin yanına. Nenemin yüzü iyice kızarmış talaştan. Biri nefes nefese gelmiş çabuk söndür tandırın ataşını.Tüşman köylüleri ataşa atıp yakıyor. Duymaz mısın yağ kokularını insanların. Nenem söndürmemiş ataşı, o hamur bitecek diye tutturmuş. Beklenen gecikmemiş. Gözü dönmüş tüşman askerini gördüğünde nenem, ateşin narından kıpkırmızı kesilmiş yüzü iyice kızarmış. Yüreğine daha büyük ataş dolmuş. Tüşman hamle yaptığında, var gücü ile itmiş tandıra.
Her anlattığında titrerdi nenem diyor, nene yaşını bulmuş torun. Biz de titrerdik. Tandırın tanıklığına. Karlı bir Erzurum gecesinde, sabaha dek sürmüştü, ağa kızının yoksul çoban yanında çektiği fakirlik. Masalsı merakımız. Hikâyemsi hayatlarımız. Zengindir dağarcığımız, aşk öykülerinden yana. Kaç kez, zengin baba; "kalk kızım gidelim" derse de. Çoban kulübesini bırakamamış kız. Tezeklerinin bile olmadığı yakacaksız günlerde. Donmaların kenarında. Aç-sefil bir aşka kim inanır ki. Şimdi o dağ köyündeki mezarda bu aşk kahramanı kız. Torunlarının unutamadığı öyküde yaşamakta.
Sıcak bir eylül günü Adıyaman da çiçek derdine düşmüştü yaşlı kadın. Evi bir küçük orman. Allah ın dağında bulamadığı o çiçeği soruyordu. "İnci renkli bele. Ağzını açmış, boyoz."
Begonya, açelya, sıklemen, orkide, yuka. Yoh adını bilmirem. Anladım difen bahyo gidince gönderirim sana.
İlgisizliğimiz isimlere bazan. Yüzleri ya da memleketleri hiç unutamayışımız. Malatyalı Makbule. Konyalı Naile, Trabzonlu Aysel, Sakaryalı Fatma.
Her göz dalışında annelerinin. Sevinç vardı çocuklarında. Misafir gelecektir mutlaka. Neneleri börek açacaktır. 1940 lara dönülecektir. Televizyonsuz gecelere anılar yayılacaktır. Savaş hatıraları, aşk hikayeleri, ayrılıklı, ölümlü öykülerle büyüyecektir çocuklar.
Mum ışığında yapılan işlemeleri gösteriyor altmışlık genç kadın. Hayata ilgisi onu genç kılıyordu. Dantelleri katlıyor, düzeltiyor oda takımlarını, torunlarına tasnif ediyordu.
"Kızım bu çocuk hasta. Baksana, yemeğe oyuna ne kadar da ilgisiz, sararıp solmuş." Annenin farkedemediğini komşu kadın görüyordur...
Gençlere olan iltifattır biraz da, onları olgunlaştıran: "evlâdım olsun, bir efendi bir efendi her gördüğü yerde hatırımızı sorar, sağ olsun."
Bütün bunlardan sonra ilgisiz, ağızsız, dilsiz, sorgusuz, cevapsız, gülüşsüz, gözyaşısız, hüzünsüz bir yüzle başbaşa kalmak. Bütün konuşmaları bitirmek. Susmak.