Sayılar, gerçeğin kendisi değil, o gerçeğin mahiyetine ilişkin anlamlandırmaların ifadesi, daha doğrusu sembolleridirler. Bir başka söyleyişle sayılar varlıklar değildirler. Zihnin oluşturduğu, son çözümlemede, kavramlardır. Matematik bilimlerin normatif şeklinde tanımlanması bundan dolayıdır. Sayıların kendi aralarındaki bağıntı ve bu bağıntıya ya da orantıya dayanarak yapılan işlemler varlığın, aynı zamanda gerçeğin kendisiyle aynılaştırılamaz, özdeşleştirilemez.
Diğer yandan matematik bilimlerinin yardımı olmaksızın, matematik isbat diye nitelenen işlemden geçirilmeksizin, varlığa ya da nesneye ilişkin izlenim veya algılar doğruluk niteliği kazanamazlar. Ama aynı zamanda matematik, nasıl doğrulamayı sağlıyorsa, aynı doğrulamanın yanlışlığını da ortaya çıkarmada işlevseldir."İstatistik, en iyi yalan söylemenin yoludur" sözünün anlatımında, matematiğin doğrulama yanında yanlışlama yeteneğine sahip olduğu sonucu çıkar.
Bilinen bir özelliktir ki, bazı bilimler konularını açıklamada matematiğe, sayılara kesinkes ihtiyaç duyarlar, hatta mecburdurlar. İktisat, Toplumbilim (Sosyoloji) gibi. Mühendislik, mekanik bilimler için haydi haydi böyledir bu.
İktisat ve bağlantılı olduğu disiplinler, konularını açıklarken adeta matematiğe mutlak bir gerçeklik yüklemek suretiyle, ileri sürdükleri önermeleri, varsayımları da bu kapsam içine yerleştirmek isterler. Yani matematiğin verilerini, sayıları, yine matematiğin yöntemine başvurarak, göreceli (izafi, relative) bir kavramı, konuyu ya da sorunu mutlak doğru düzeyinde ifadeye yönelirler.Aslında böyle bir yaklaşım, bilimin amacı dışında hoyratça kullanılması demektir. Çünkü bilimin amacı hakikate ulaşmak ve açıklamaktır. Elde edilmiş bir hakikatin bilim adamınca açıklanmaması bilimin varlığını kuşkulu hale getirir, kimi zaman da bilim olmaktan çıkartır, şarlatanlıklaştırır.
Tartışmaya değer olma özelliğini hâlâ koruduğu eğiliminde olmama rağmen, iktisat bilimi(!) nin, siyasetçiler bir tarafa, en hoyrat kullanımını bizzat iktisat bilimi adamlarının bir kısmında yapılıyor olması, benim açımdan ciddi bir sorun oluşturmaktadır. Öncelikle bilim adamı olmanın kendiliğinden yüklediği bir ahlâkî sorumluluk vardır. Özel olarak iktisat bilimi adamlığının gerektirdiği kendi alanına saygı duyma sözkonusudur. Bu saygı duyma, her iktisat bilimi adamı kadar, ortalama her iktisatçıyı da bağlayan bir husus olarak değerlendirilebilir.
Kuşkusuz, bütün iktisatçıların bir kavramın, konunun ve sorunun açıklanmasında aynı nakaratı tekrarlayan koro olması istenemez, beklenemez, hele hiç umulamaz. Bilimin mantığına da, doğasına da, en önemlisi de ahlâkına da aykırıdır. Kaldı ki iktisadî olay ve olgular, tecrübe ve gözlemle derin ilişkileri dolayısıyla farklı tanımlara, anlayışlara, açıklama ve yorumlara açıktırlar, böyle olmaları aslında geniş bir imkan da sağlamaktadır.
Öte yandan iktisadî olay ve olgular, salt bir doğa olayı gibi ele alıp incelenemez. İnsan ve dolayısıyla onunla ilişkili olan durumlar, olaylar ve olgular birer değer boyutu içerirler. Bu değer boyutunu göremeyen, yeterince takdir edemeyen bir iktisatçı, aslında hakikati tam olarak kavramada hep eksik kalacak demektir.
Bir özel televizyon kanalında yıllardan beri program yapan üç iktisatçının tutumlarını iktisadın bilim olma haysiyeti dışında tutarak, iktisat bilimi alanında emek verenlerin hakikat uğruna doğruları açıklamaları vahim bir sorumluluk olarak ortada durmaktadır. Öncelikle "makroekonomik dengeler" sloganının gizlediği iç ve dış sömürü çarkının, yine iç ve dış bir oligarşinin değirmenine su taşıyıp taşımadığının açıklanması bir zorunluluk haline gelmişken. Basit örneklerden hareketle bile bu hususun açıklanabileceği ortadadır. Lütfen, ellerine aldıkları bir telefon, elektrik, su faturalarıyla taşıt vergisi pullarına, gayrimenkul vergi cetvellerine bir bakmaları yeterli olabilir. Borsa oyunlarının ivicaclarını zaten Tahtakale "ayakçı"ları engin deneyimleriyle bildikleri için, beribenzer iktisatçıların onlarla aşık atmaları mümkün değildir.