Red, acındırma veya mağduriyet, kabahati veya suçu
başkasına yükleme gibi haller, farkında olmadan insanın kendini muhakeme ve
muhasebe, yani özeleştiriye tabi tutmasını engelleyebilir. Daha tehlikeli
olanıysa, insanın hakikate, doğruya, iyiye ve güzele karşı kapanması,
körelmesi, duyarsızlaşması, hatta bunların varlığını adeta unutması şeklinde
bir tavrı olağan olarak görmesidir. Böyle bir durumda insan bizzat kendisini
hakikate, doğruya, iyiye ve güzele karşı muhatap olma, insan olmanın hikmet ve
sorumluluğundan koparma zehabına, algılamasına mahkum eder. Nefsin ve Benliğin,
daha doğrusu benlikçiliğin onulmaz, iflah etmez çekiciliğine, alayiş ve
şaşaasına bende olur, tutsak olur.
Oysa insan, yapıp ettiklerinden kendine sorumluluk
çıkarıp bir özeleştiriyi göze aldığında, insan olmanın yüce ve engin hikmetinin
farkına varır. Kendini tanımanın, görünüşte çetin ve çileli gibi gözüken
serüveninin önüne serdiği dünyayı keşfettikçe, hakikatin, iyi ve güzelin
varlığını ışıldatmaya başladığını anlar. İnsan zalum ve cehulluk tan, yani
kendisinden başlayıp diğer insan ve canlılara, hatta cansız varlıklara kadar
genişleyen zalimliklerinden ve kör bilgisizliklerinden ancak böylece
uzaklaşabilir.
Kuşkusuz insanın özeleştiriye kendini tabi tutabilmesi
belli bir niteliğe sahip olabilmesiyle bağlantılıdır. Soyut anlamda insandan
kendini özeleştiriye tabi tutması beklenir, çoğunlukla da iyiniyetin gereği
olarak insanın rahatça bunu yapabileceğine inanılır. Ancak, böyle bir
davranışın beklendiği insanın birtakım nitelik ve belli bir ahlaki olgunluğa
ulaşmış olduğu anlayışı, bir önermeden, belki de bir farazi önermeden
kaynaklanmaktadır. Bunun yanlış, yetersiz ya da hayali bir nitelik taşıyıp
taşımadığı şeklinde tartışmaya açık olduğu üzerinde burada durmaya gerek
yoktur. İnsanı bu nitelikte telakki etmenin başlı başına önem taşıdığını
belirtmekle yetinebiliriz. Çünkü insana güvenebilmek, birtakım hasletlerin
içselleştirilmiş olduğunun göstergesidir.
Çeşitli zamanlarda yayımlanan birçok yazılarımızda,
siyaset ile iktidar olgusunun kaynak, mahiyet, nitelik, tezahür ve değer
ile ilişkileri bakımından farlı olduklarının tartışmaya değer olduğuna dikkat
çekmeye çalışılageldi. Siyaset, elbette bir iktidar ı içkindir, içerir. Ama
siyasetin içkin olduğu iktidar, siyasetin mahiyetini oluşturan, oluşturması
zorunlu olan birtakım değerlere (dini, ahlaki, hukuki, örfi) göre belirlenir,
anlam kazanır. Sözgelimi hak-haksızlık, adalet-zulüm gibi değer ve değer
dışılıklar, siyaset alanında tezahür etmeleriyle, iktidarın niteliğini
somutlaştırırlar. Hak ve adalet, birer değer olarak muhtevasını dini, ahlaki ya
da hukuki kaynaktan devşirebilir, alabilir. Oysa soyut ve doğal yapısı
itibariyle iktidar, kendiliğinden bir değeri içermez. Aksine iktidar bu yapısı
bakımından, her türden değeri yoksayıcı, kendisini sınırlandırıcı, hatta
ortadan kaldırıcı şeyler olarak tasavvur eder, tasarlar ve tahayyül edebilir.
Dolayısıyla iktidar olgusunun kendini herhangi bir değer ölçeğine tabi tutarak
muhasebe ve murakabede, kısacası özeleştiride bulunmasını beklemek, salt
mahiyeti gereği gerçekçi değildir. Ancak siyasetin içselleştirdiği, değer
ölçüleri bağlamında anlama ve değere kavuşabileceği söylenebilir.
Somut örnek olarak, iktidar olgusunun siyaseten
paylaşılmasını öngören ve kuvvetler ayrılığı olarak tanımlanan kuram burada
hatırlanabilir. Öncelikle hukukun içerdiği adalet, özgürlük gibi ilkeler,
sadece maddi hukukun konusuna girmezler. Öznesi insan olması dolayısıyla inanç,
ahlak alanlarının değer ölçülerinin gerçekleşme imkanını da içerir. İnsana,
onun haysiyet ve onuruna saygıyı, riayeti ve bunları koruyup gözetme
yükümlülüğünü öngörür. Aksi, iktidarın temerküzü, yoğalması, tek merkezde
toplanmasıdır. İşte enaniyet, benlik kabarması da buradan başlar.