İkibinyirmi

Abone Ol

Geçen yıllar insanı mezara bir adım daha yaklaştırıyor. Yıl deyince insana uzun bir zaman kesiti gibi geliyor ama değil. Hatta geçen bir saniye bile insanı mezara bir saniye daha yaklaştırıyor. İkibinyirmi yılı nasıl geçti? Ne kaldı ikibinyimi yılından? Keder kaldı, hüzün kaldı, dert kaldı. Çok şükür! İkibinyirmi yılından kocaman bir yalnızlık kaldı. Her taraf yalnızlık dolu. Kimse kimsenin kimsesi değil. Kimse kimsede yok. Kimse kimseyi merak etmiyor. Herkes can derdine düşmüş durumda. Merhaba dersem hasta olurum sanıyor çoğu. Hâl hatır sorarsam hastanede test yapılır diye inanıyor. Gözle görünen nesneleri yani eşyayı taparcasına seven insanoğlunun, gözle görünmeyen bir varlıktan dahası bir duyumdan korkunç bir şekilde korkacağının ispatı oldu geçtiğimiz yıl. Çağdaş toplumun gözle görünene yani eşyaya; mobilyalara arabalara kâğıt paralara mevki makamlara unvanlara tabelalara ambalajlara kartonlara naylonlara bitmez tükenmez bir şekilde inanırken birdenbire görünmeyen bir varlığa inanmaya başlaması akıl alır gibi değil. Görünmeyen varlığa inanması da inanmadığının ispatı aynı zamanda. Görünmeyen varlık sadece kokulacak şeyler değil sevinilecek ve yaşanılacak görünmeyen varlıklar da var. İnsanlık örneğin. Kimin gündeminde. Kimin aklında kimin kalbinde. Kimin umurunda.

İkibinyirmi yılının nasıl geçtiğini söyleyecektim yalnızlıktan bir türlü söyleyemiyorum. İkibinyirmi yılında ramazanda camiler yalnız kaldı mesela. Bayramlar da yalnız kaldı geldiği günlerde. Ramazan bayramında ondan fazla dosta mesaj. Sonra cevap gelmesi dostça. Aynı kişilerden bir diğer bayramda beklenen ve gelmeyen mesaj. Atmayınca atılmaması. Oysa bir adımın karşılığı o adıma doğru karşı adımla olmalı değil miydi, değilmiş bu anlaşıldı. Geçmişte sıkça görüşülen, karşılıklı birbirinin evine gidilen, hiç değilse bir yerlerde çay içilen ‘eski dost’lar basbayağı eskimiş bu da anlaşıldı. Belki de anlaşılamayan şu muydu; sabahlara kadar sohbet sabahlara kadar dünyayı kurtarmak bu nerelere gitti acaba. Her şey yapayalnız gelmiş durmuş bir yabancılığa. Dünya ne garip yer. İnsan ne garip. Ne garip bir zaman. Nasıl da uğulduyor her şey saat ve dakikalarda. Her şey geçiyor ölüm kalıyor sıkı sıkıya.

Günler gelip geçerken keder daima geldi, hiç boş bırakmadı, her zaman yatıya kaldı. Gönlünce ağırladık mı bilinmez ama demek ki ağırlanıyor ki gitmiyor. Hep yanımızda yöremizde. Yarı şaka korona bile olamadık deyince, tövbe de deniliyor, oysa farkı var mı yaşananların. Ha korona ha sürekli hüzün. Geçmiş günleri düşününce geçmemiş olduğu gelip oturuyor ilkin. Birkaç büyüğün ayrılması dünyadan. Daha eskimeden saatler. Birkaç dostun ayrılması dünyadan. Kırküç kırkbeş yaşında. Çocukluk arkadaşı ayrıldığında yirmibeş, geçmişten onu, yirmibeş yaşı hatırlamak ara ara. Hep keder kalıyor kala kala.

Azalan rüyalar ansiklopedisi. Geçmeyen keder atlası. Ha ölüm ha bir şeyin olmaması. Reddediliş. İnsan temel şeylerde bir karar verirken kararın kahredici sessizliği. Vazgeçiş. Atmaya neden olanların umurunda olmaması. Her zaman olduğu gibi yine paraya tapanların en önde yer alması. Yayınevleri onların. Politika onların. Dindarlıktan laik düzeni savunmaya geçiş onların. Devleti kendilerinin sanmaları onların. Her şeyleri var ama insanlıkları yok. Her şeyleri var merhametleri yok. Adaletleri yok. Kendileri dışındakileri yok sayınca yok olur sanısı. Tarih adaletsizleri tarihten siler oysa. Boşuna çaba. Rüyalar kararıyor. Kara dikta. Her alanda.

İkibinyirmi yılından ne kadı geriye? Koskoca bir yalnızlık kaldı. Herkes için yalnızlık kaldı. Hayatta kalanlar için kalmaya devam edecek. Yalnızlığı eleştirenler de yalnızdır. Yalnızlık da yalnızdır. İkbinyirmiden ne kaldı geriye?

Şiir yazıyorum ben yazdığım ve dergilerde yayımlanan şiirlerim kaldı ikibinyirmiden, para pul koltuk kalacak değil ya tabi ki şiir kalacak!